arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘sinema ve diziler’

Min Dît

Perşembe, 17 Ara 2009 canga yorum yok

Min DîtMin Dît‘i (Children of Diyarbakır) yönetmeninin ve yapımcılardan birinin (Fatih Akın’da yapımcılar arasında) yanında oturarak izleme fırsatı buldum. Bugünlerde narin konular hakkında konuşmak zor ya; gerçi ne zaman kolay oldu ki?

Hayatımda  ilk defa, ülkem hakkında ülkemde çekilen bir filmi baştan sona altyazı ile izledim. Kürtçeydi çünkü. Film hakkındaki düşüncelerimi yazmayacağım, sadece film sonrasındaki soru-cevap gelişmelerini aktaracağım. Popülizme gerek yok, herkes kendi anladığı kadarıyla.

Miraz Bezar, film öncesinde, sırasında ve sonrasında hareketleri ile ne kadar heyecanlı olduğunu açıkca belli ediyordu. Heyecanı insanlarla beraber izlemesi değil filmi, gösterdiği emeğin memnuniyetindeydi sanki. Filmin ilk saniyesinde geciken sesi hemen farkedip “ses” diye bağırması ile korkulacak birşey olmadığını  anlaması, hemen başlarda birşey söylemek için gelen görevliye sinirlenmesi, çarpıcı sahnelerde koltukta biraz daha dikleşip daha sık su yudumları alması (sanki her an söyleyecek, açıklayacak noktalar varmış gibi)…

Miraz film sonrası söz aldı. Almanya’da yaşadığını ve dört senedir senaryo üzerinde çalıştığını, asıl amacının yörenin çocuklarının gözünden bazı gelişmeleri anlatmak olduğunu daha ilk cümlesinde belirtti (filmin açılışında başlık olarak “From my eyes” da geçiyor).

Seyircilere söz hakkı geçtiğinde, aynı kişi tarafından yapılan ilk yorum ve soru şu şekildedir:
“Çok taraflı bir film olmuş, olayları tek taraflı anlatmışsınız (hadi ya? bakınız yönetmenin ilk cümlesi, ve hatta bakınız filmin ismi). Siz kaç Türk askerinin öldü(rüldü)ğünü biliyor munuz?”.
Bu sırada ön sıraların birinde ayağa kalkan genç şiddetle karşı taarruza geçerek “Siz benim kardeşimi öldürdünüz” der.

Salondaki gerilim ilk soruda belli ediyor kendini. Sonrasında biraz daha insanlaşıyoruz.

Sonra konuşan bir bayan “Bizim hikayemizi anlattığınız için teşekkür ederiz.” diye ekliyor filmi çok beğendiğini belirterek. Ki genelde söz alanlar sorudan çok beğenilerini sunuyorlar, minnettar ve duygusal oldukları çok belli.

Yönetmen, JİTEM hakkında açıklamalarda bulunuyor konuya uzak insanlara. Oldukça enteresan noktalardan biri bence.

Çekim sürecine değiniyor bir soru üzerine; Diyarbakır’daki setteki zorluklardan biri elbetteki denetim. Filmin sahte bir metni devletin ilgili kurumuna incelenmesi için verilmiş. Ve her gün bir sivil polis yer alıyormuş bina dışında yapılan çekimlerde; “Ne yapıyorsunuz? Ne hakkında film çekiyorsunuz?” sorularıyla.

Türkiye’deki ilk gösteriminin Antalya Altın Portakal’da yapıldığını öğreniyoruz; sonrasındaki basın açıklamasında tabi ki tepkiler olmuş, beğeniler de (tartışmak güzel şey, becerebilirsen eğer). Almanya veTürkiye’de vizyona sokabilmek için çalışmaları var ekibin (keşke diyorum).

Benim en çok kafama takılan çevirinin olmadığı tek kısım, sondaki Kürtçe rap şarkısı…

Bir de aklımda Baskın Oran’ın bir yazısından alıntı:
“İnsanoğlunun temel içgüdülerinin başında, “onlar” imajı yaratarak “biz” kimliğini inşa içgüdüsü gelir.”

—-

Düzeltme & Ekleme: Aşağıda Miraz Bezar’ın yukarıdaki yoruma yorumu ve ilgili rap şarkısının sözleri.

Merhaba,

parcayi kürt rapci Serhado söylüyor. Cikardigi ilk albümü Xewna Jiyan albümünden “Nabinim” parcasi. Albüm 2006 da türkiyede piyasaya cikti. Sözlerini altta bulabilirsin.

Facebook da Min Dit sayfasina gönderdigin yaziyi okudum. film hakkinda ne düsündügünü de okumak isterdim acikcasi. Sadece icerik anlaminda degil.

Gösterim esnasinda heyecandan ziyade biraz huzursuzdum. Cünkü film baslamis oldugu halde 25 dakika boyunca insanlar girip cikti. bunu bu yogunlukta ilk kez bir festivalde yasadim.

Ayrica benim yanima gelen kisi festival görevlisi degildi. Disarida kalan arkadaslarini iceri getirmeye calisan bir seyirciydi ve benim festival yetkileriyle konusmami istiyordu.

Selamlar ve saygilar,

miraz bezar


NABİNİM – GÖRMÜYORUM

Her saniye bir insan Tanrı’ya dua eder
Her insanın acıları kendisine ağır gelir
Yürek bir çiçek gibi bir yıldız gibi olmalı
Ekmek bazıları için sadece ekmektir
Oysa bazıları için altın değerindedir

Göz karardı
Gönül yandı
Yürek dünyaya doydu
Ölüme doğru yol aldı
Ama Tanrı korkusu onu durdurdu

Ateş hala sönmedi
Korku hala var onda
Farelerin yaşamı aslanların yaşamı gibi olamaz

Aydınlığı göremiyor
Elleri ve gözleri bağlı
Sevgiyi göremiyor
Gönlü hala kıpırdarken
Görmüyor
Hayır görmüyor

Yaşam bir seferliktir
Yeter
Yapma
Acıdır
Gözlerini aç artık
Kimse ölmüyor
Bu acılardan kimse ölmüyor
Söyle, zor olsa da olmasa da sen benim yaşamımsın
Hatırla, acılar olsa da olmasa da
Bir kapı kapanınca başka bir kapı açılır

Artık bugünün dünyasında yaşayamıyorum
Değerli olanı göremiyorum
İyi olanı göremiyorum
Ben canımı kaybettim
Nasıl oldu bilmiyorum
Elimden kayıp gitti

Min dît

Once

Cuma, 13 Kas 2009 Arif 3 yorum

Dün “Once” isimli filmi izledim. 2006 yapımı bir film. Aslında bunu keşfetmem şöyle oldu, burada takip edenler de farketmiştir, ben ’ı çok severim.

Bir gün last.fm’de dolaşırken ’ın sayfasında benzer sanatçılarda The Frames’i buldum. Güzel grup, bunda bir sorun yok. The Frames’in solistinin de aynı zamanda yine solo çalışmaları olduğunu da öğrendim. The Frames’in solisti de zaten bu filmde başrolde oynayan Glen Hansard.

Glen Hansard & Marketa Irglova

Glen Hansard & Marketa Irglova

Glen Hansard ile filmde kızı oynayan Markéta Irglová‘nın düet yaparak bazı çalışmalar yaptığını da öğrendim. Hepsini indirdim, dinledim ve özellikle “Falling Slowly”, “Lies” ve “When Your Mind’s Made Up” inanılmaz etkiledi. Birkaç şarkı daha var.

once-soundtrack2007

"Once" OST

Bunların hepsinin ayrıca filmin OST’si olduğunu da görünce demek ki filmi de izlemek gerek dedim ve o şekilde filme ulaştım.

Filmin konusu ile ilgili kısa bir bilgi vermeden öncelikle spoiler uyarısı değil “kesinlikle alınmalı” uyarısı yapmalıyım bu soundtrack albümü için.

Film için de izlenmeli diyorum, öncelikle sonrasında konunun saflığı ve filmin çekim anlayışı, son olarak da Dublin için.

Filmin konusu ise, Dublin sokaklarında çalgıcılık yapan ve kız arkadaşı tarafından terkedilmiş bir adam ile annesi ve kızıyla yaşayan bir Çek göçmeninin sayesinde tanışmaları, beraber çalmaya başlamaları ve yakınlaşması olarak anlatılabilir.

Daha fazlasını söylemeyeyim, ister müzikal denilsin, ister romantik film…
Kesinlikle bir göz atılmalı.

The Boondock Saints II – All Saints Day

Salı, 06 Eki 2009 Arif yorum yok

boondocksaints2Boondock Saints 2 geliyormuş. Tez izlene.

Gerçi Willem Dafoe’nun bu sefer olmaması büyük kayıp ama İrlandalı kardeşler 10 yıl aradan sonra yine işi çekip çevirmişlerdir kesin…

The Firm (2009)

Çarşamba, 16 Eyl 2009 Arif yorum yok

Muhtemelen en izlenesi filmlerden biri olacak bu haftasonu UK’de vizyona girecek olan The Firm (2009) adlı film. Türkiye’ye gelmeyebilir ama her şekilde elimize geçeceği kesin. Bir Green Street Hooligans keyfi verse kafi benim için.

En iyi 250 Film

Salı, 08 Eyl 2009 Arif yorum yok

en iyi 250 film metroMetro ağı şeklinde bu filmleri görmek isterseniz, buyurun yandaki ekran görüntüsüne tıklayarak dosyayı indirin, beğeneceksiniz.

Bana da e-mail ile bir arkadaşım yolladı, paylaşmak istedim.

Küçük Deniz Kızı Ponyo

Salı, 04 Ağu 2009 Arif yorum yok
Ponyo on the Cliff by the Sea
Image via Wikipedia

Dün Küçük Deniz Kızı Ponyo adlı filme gittim. Orijinal adı (Gake no Ue no Ponyo) Ponyo on the Cliff by the Sea olan film, Hayao Miyazaki‘nin son filmi. Konusu ise şöyle:

Ponyo küçük bir Japon balığıdır, ve babası ona kötü davrandığı için aslında insan olmak istemektedir. Bunu bir gün denizde evinden kaçıp da bir şekilde sahilde dolanırken Sosuke tarafından yakalanmasıyla daha da çok istemeye başlar. Çünkü ona aşık olmuştur ve bir şekilde olaylar gelişir.

Miyazaki’nin ilk defa bir filmini tam olarak izlediğimi itiraf etmeliyim. Çocukça gelebilir ama gerçekten çok ilgimi çekti ve hoşuma gitti. Zaten bir iki gün önce de merakımdan Howl’s Moving Castle da elime geçti. Aslında bir tavsiyeydi ama daha izlemeye fırsat bulamadım. Bulduğumda da onu da kısa tanıtırım zaten.

Japon Animasyon Film Akademi Ödülü de kazanmış olan Küçük Deniz Kızı Ponyo’nun İngilizce versiyonunda seslendirmeleri yapanb ekipte de Liam Neeson, Matt Damon gibi ünlüler bulunuyor.

Resmi sitesine girip daha fazla bilgi alabilir veya Apple’ın sitesinden trailer‘ı izleyebilirsiniz.

Son olarak, eğer anime filmlere ilgi duyuyorsanız (ki o zaman kesin bekliyorsunuzdur bu filmi) ya da bir şekilde ısınmak istiyorsanız güzel bir seçim olabilir. Benim için oldu.

622

Salı, 04 Ağu 2009 Arif yorum yok
Love in the Time of Cholera Soundtrack album cover
Image via Wikipedia

Love in the Time of Cholera filminden bir diyalog:

Ricardo Lighthouse: Why are you so successful with women?

Florentino Ariza: Um… because they see in me someone… guilty. In need of love. Someone who will not harm them. Hmmph. My heart has more rooms than a whore house, Ricardo.

Ricardo Lighthouse: What number are you on now?

Florentino Ariza: Prepare yourself for a shock. I’m on number 622.

Ricardo Lighthouse: Impossible.

Florentino Ariza: I speak the truth – 622.

Ricardo Lighthouse: Why are you so successful with women?
Florentino Ariza: Um… because they see in me someone… guilty. In need of love. Someone who will not harm them. Hmmph. My heart has more rooms than a whore house, Ricardo.
Ricardo Lighthouse: What number are you on now?
Florentino Ariza: Prepare yourself for a shock. I’m on number 622.
Ricardo Lighthouse: Impossible.
Florentino Ariza: I speak the truth – 622.

Je vais bien, ne t’en fais pas

Pazartesi, 20 Tem 2009 Arif yorum yok

Bugün ufak bir Sapanca tatilinden döndüm ve akşma tekrar haftalık tatilimi kullanmaya çıkacağım. Aslında dün gece izlemeyi kafama koyduğum fakat tabii ki tekrar uyuyakalarak ertelediğim bir filmi demin izlemeyi bitirdim. “Je vais bien, ne t’en fais pas” adlı bir Fransız filmi. 2006 yapımı.
Tavsiye…
Şarkıya da dikkat.

Lili,take another walk out of your fake world
please put all the drugs out of your hand
you’ll see that you can breath without not back up
some much stuff you got to understand

for every step in any walk
any town of any thought
i’ll be your guide

for every street of any scene
any place you’ve never been
i’ll be your guide

lili,you know there’s still a place for people like us
the same blood runs in every hand
you see its not the wings that makes the angel
just have to move the bats out of your head

for every step in any walk
any town of any thought
i’ll be your guide

for every street of any scene
any place you’ve never been
i’ll be your guide

lili,easy as a kiss we’ll find an answer
put all your fears back in the shade
don’t become a ghost without no colour
cause you’re the best paint life ever made

Looking for Eric

Çarşamba, 29 Nis 2009 Arif 2 yorum

O kadar dedik değil mi bizim için fenomendir. Onun sevgisiyle başladık biz hırçınlığa, sahada canımızı dişimize takmaya. İlk yabancı formamız Man. United’ındı ondan dolayı. dedik işte, yeter!

Şimdi de onun da filmi geliyor…

Aceto’da ilk okudum haberi hemen atladım tabii. Yönetmeni Ken Loach olan filmin konusu da filmin kahramın postacı Eric’in kendine bir kahraman araması böylece boktan hayatına biraz daha bağlanması.

E biz de öyleydik küçükken, belki de hala Eric’e ihtiyacımız var.

Filmin teaser’ı burada, resmi sitesinde de teaser’ı gerçi görebiliyorsunuz.

bu, bu işi de kıvırır! Kesin gideceğim, göreceğim!

Kath Bloom – Come Here

Çarşamba, 04 Mar 2009 Arif yorum yok
Cover of "Before Sunrise"
Cover of Before Sunrise

Ben sadece Before Sunrise‘ı izleyin derim…
Şarkının videosu da burada.

Kath Bloom – Come Here

There’s wind that blows in from the north.
And it says that loving takes this course.
Come here. Come here.
No I’m not impossible to touch I have never wanted you so much.
Come here. Come here.
Have I never laid down by your side.
Baby, let’s forget about this pride.
Come here. Come here.
Well I’m in no hurry. Don’t have to run away this time.
I know you’re timid.
But it’s gonna be all right this time.

Burn Notice

Salı, 10 Şub 2009 Arif yorum yok

Bu diziyi Türkiye’de ne kadar izleyen var bilemiyorum ama tabii ki bir Lost veya bir Heroes ya da How I Met Your Mother kadar popüler olmadığı da aşikar.

Ben ilk görüdğümde aynen şu tepkiyi vermiştim: “Aaa, Miami lan!” :)

Bir an aklıma Miami Vice geldi. Çok severdim küçükken hiç kaçırmazdım.Don Johnson ve gömlekleri yeterdi be!!!

Özetle Burn Notice dizisinin konusunu belirteyim. Eleman aslında baba bir ajan ama bir operasyon sırasında buna “burn notice” denilen ve bir ajanı işten çıkarma diyebileceğim bir şeyle karşılaşıyor. Adam kara listeye alınıyor ve tüm kimlik bilgileri, banka hesapları herşeyi kayıtlardan bir anda siliniyor.

Elemanı da paketleyip Miami’ye atıyorlar. Adam da burada bir yandan görevler yaparken onun bunun için, bir yandan da bu işi kimin planladığını bulmaya çalışıyor.

Tavsiye ederim, bence çok güzel bir . Dediğim gibi, Miami Vice sevenler bunu da severler…
(Gabrielle Anwar‘a dikkat! :) )

Samantha vs. Barney

Perşembe, 05 Şub 2009 Cem yorum yok

Bugün evde olmanın avantajını kullanarak, sinemada izlemeye gerek duymadığım ama nasıl olduğunu da merak ettiğim Sex and the City‘yi izleme fırsatı buldum ve bu güne kadar nasıl farkına varamadığıma şaşırdığım bir noktaya denk geldim.

How I Met Your Mother‘ı şimdiye kadar hep Friends ile karşılaştırıyorduk. Ancak karakter benzerliği açısından Friends ile HIMYM’ın hiçbir alakası yoktu. Meğerse HIMYM karakterleri Sex and the City kızlarına çok benziyorlarmış. İlişki arayanı, çapkın olanı, sadık olanı…

Bu benzerlikleri bir yana bırakacak olursak, iki dizinin çapkınlarının hangisinin daha çapkın olduğu konusunda ise kesin bir karara varamadım. GoogleFight a göre Samantha kesin galip ama ben bunu Barney’e yediremediğim için, bu ikiliyi durduracak tek şey birbirleridir diyorum. Belki de çizgiromanlarda sıkça uygulanan farklı serinin karakterlerinin, dost serilere misafir olmasının dizilere gelmesinin zamanı gelmiştir. Tamam ünlü oyuncuların farklı dizilere konuk oyuncu olması yeni bir şey değil, ancak Samantha Jones‘un HIMYM’a konuk olup Barney Stinson‘u tavlaması hoş olmaz mıydı? (Samantha Barney için biraz fazla yaşlı ama gene de…)

Jam

Why Choose?

Çarşamba, 28 Oca 2009 Arif yorum yok

trainspotting460

Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suite on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves. Choose your future. Choose life… But why would I want to do a thing like that? I chose not to choose life. I chose somethin’ else.

And the reasons? There are no reasons. Who needs reasons when you’ve got heroin?

Vicky Cristina Barcelona

Çarşamba, 21 Oca 2009 Arif yorum yok

Woody Allen nedense beni bayar. Belki de kendi oynadığı içindi herhalde. Scarlett, Penelope ve vicky_cristina_barcelonaJavier’li bir ekip olunca işler değişmiş. Yönetmen olarak sözüm yok, onu belirteyim.

Geçen gün arkadaşım gelip “oğlum, bu filmi izlemen lazım süper, hele Javier Bardem coşmuş!” dediğinde zaten merak ettiğim filmi daha da bir merak etmeye başladım ve bugün izledim.

Film, anlaşılacağı üzere Barcelona‘da geçiyor ve şehrin çok güzel bir portresi de çizilmiş. Ama tek yer orası değil (Ovedo da mevcuttur) ve romantik anlara uyumlu yerler, mekanlar, aktiviteler hep ön planda.

Scarlett, yine seksi, yine seksi…

Penelope Cruz, arıza hatun karakterine bu film için cuk oturmuş ve altından da bayağı iyi kalkmış benim fikrimi sorarsanız. Çok eğlendim onu izlerken!

Rebecca Hall ile Scarlett Johansson, iki bambaşka karakteri canlandırmada aslında fiziksel olarak da tezat olmalarının da etkisiyle inanılmaz bir vurgu yaratmışlar.

Ama arkadaşın da tavsiye ettiği gibi, filmin olayı tamamıyle Javier Bardem. Adam yine oynamış be kardeşim. Bazı bölümlerde adamın tavırları o kadar iyiydi ki, sadece gülümseyip “Helal olsun lan sana!” dedim. Hayata bakış açısı da bence çok ilginçti.

Vicky Cristina Barcelona sonuç olarak evde DVD keyfi için birebir. Sinemada gitmenize gerek yok ama izlemesi çok keyifli… İspanya, özellikle Barcelona aşıklarına şiddetle tavsiye!

Aşk konuşmayı gerektirir mi?

Pazartesi, 19 Oca 2009 Arif yorum yok

Bin-jipAslında başlığa aldanmayın, bu film ile ilgili bir yazı ama gerçekten çok uzun zamandır böyle bir film izlememiştim. “Bin-jip” bir Kore filmi. Zaten artık kendini sayıklayıp duran Amerikan ve Avrupa sinemasından sonra bu kaçıncı bilmiyorum ama Kore filmleri kesinlikle inanılmaz kaliteli ve daha yaratıcı gelmeye başladı. Bir Oldboy klasiği vardır ki zaten onu daha önce konuşmuştuk buralarda…

Bin-jip adlı filmin konusu ilginç. Evlere girip takılan bir genç ve bir evde girdiği kızla olan ilişkisi…

Herhalde sessiz filmler dışında izlediğim konuşmanın en az olduğu film budur. Özelliği de o zaten… Hele müziği… Natacha Atlas’ın Gafsa adlı şarkısından başka bir de yok zaten… Ama yetiyor, yetiyor be kardeşim!

Bu nasıl bir melodidir, nasıl bir tınıdır, nasıl bir sestir?!

Buraya da ekliyorum şarkıyı buyurun dinleyin…

Neyse filmden koptum ama, bu filmi bulun ve izleyin. Açıkçası çok anlatmak istemiyorum.
Sonra da başlığa tekrar bakın ve cevap verin.

Sevgi, aşk; konuşmayı, illa birşeyler söylemeyi gerektirir mi?

Ari Gold

Pazar, 18 Oca 2009 Arif yorum yok

ari_canes

Wives are like herpes sores, they come and go when and where they please…
- Ari Gold

Bir ayrılık filmi yapsaydım müziklerinin listesi nasıl olurdu?

Salı, 13 Oca 2009 Arif yorum yok

Issız Adam ve Cashback filmlerinden sonra aklıma böyle bir soru düştü. Acaba dedim, ben yönetmen olsaydım ve bir ayrılık filmi çekseydim nasıl bir soundtrack oluştururdum diye düşündüm.

Konu ve senaryoya göre değişir tabii ama kendimce küçük bir senaryo yazıp bu senaryoya uygun bir soundtrack oluşturasım var.

Üstteki satırın sonunu sildim. aslında taa 12 Aralık’tan beri taslak halinde bekleyen bu yazıyı bir şekilde bitirmem gerektiğini düşündüğümden bunu daha farklı bir şekilde yapmya karar verdim. Orada yazdığı gibi, senaryo yazmak değil de şöyle düşündüm. tomatikman aklımda olan bir filmde duymak istediğim şarkıların cuk oturabileceği küçük senaryocuklar, sahneler yazmak daha doğru olur gibi geldi bir an…

Başlayalım mesela.

U2 – One

En sevdiğim şarkı. Klibinden daha güzel tasfir edilemeyen bir şarkı olsa gerek. Artık bitmiş bir ilişkinin son demlerinde bir yemekte birbirlerinin yüzlerine bile doğru düzün sevgiyle bakamayan, belki de 1-2 saat içinde hayatlarından çıkacak olan iki insanın birbirine ettikleri itiraf silsilesinde çalabilir…

Pearl Jam – Black

Adam, yıllardır birlikte olduğu sevgilisinden daha yeni ayrılmıştır. Aslında birazcık da olsa arkadaşlarıyla vakit geçirerek, dertleşerek olayın şokunu atlasa da yalnızlık yine de garip gelmektedir. Hele de sokaklarda tek başına yürürken. Palma de Mallorca şehrinde Rambla Duques de Palma de Mallorca’da yürürken heykellerin orada bankta eski kız arkadaşını o bölgenin yakışıklı zenginlerinden biriyle görür. Boom! Arkada Black’in o muhteşem son satırları…

Bush – Letting The Cables Sleep

Hmm… Yine bir iletişim fukarası ilişkide bir kavga arkasında çalan bir şarkı diye düşnürüm hep… Yavaş çekimde, harap bir şekilde yatağında ağlayan genç kız ve Gavin Rossdale‘in sakin sakin bu şarkıyı söylemesi…

Radiohead – Videotape

Neden bilmiyorum ama bu şarkı kesinlikle ama kesinlikle şu sahnenin olmalı: Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da bu blogda daha öncede belirttiğim beni etkileyen en güzel sahnelerden biri olan Stan’in (Ray Ruffalo) Mary’e (Kirsten Dunst) en sonunda hislerini açıklaması…

Ben Harper – The Drugs Don’t Work

The Verve’ü çok seviyorum ama nedense Ben Harper bu şarkıyı söyleyince içim daha da bir cız ediyor. E şarkı da adından anlaşılacağı gibi, kaybedilmekte olan bağımlı sevgiliye… Hele bir de sonu kucakta son nefes verme olursa… Ağlama bölümleri yine yavaş çekim please… Ve ağlarken alınan-verilen nefes sesleri bir süre sonra filmden çıkan tek ses olsun. Uff..

– Rootless Tree

Tabii ki ’sız olmazdı. Gerçi Prague adlı şarkısını da koyabilirim. Dur onu bir sonraya koyayım ama bu şarkı lazım. Allah belanı versin tarzı bir ayrılık olsun. Dengesiz bir kızın peşinden koşan çocuk, üstüste gelen darbeler, başka çocukla görme, ekme, vs. vs.
Ve en sonunda coşmuş bir eleman. Kalbi kırık… Hmm… Uyar sanırım buna ya… Bence kesin bununla ilgili bir sahnede adamın fuck you demesi lazım. Bir de eliyle boşver diyip sırtını dnüp gitmesi… Ama giderken hiçbir şekilde titremeden gözyaşı dökülsün. Gizlice..

– Prague

Bilin bakalım film nerede geçsin? :) Prag’da biten bir aşkın öyküsü için birebir.

Pearl Jam – Last Kiss

3 şey. Araba kazası. Lise aşıkları. Asfalt yanında kucağında yeni can vermiş sevgilisi başında yağmurdan sırılsıklam farların sadece sol tarafını aydınlattığı yarı karanlık ağlayan bir genç…

Portishead – Roads

Portishead’in bu şarkısı beni uyuşturuyor. Öyle bir sahne olmalı ki artık kalbiniz yavaşlamalı… Şarkının sözleriyle temalı olmasına gerek yok genelde o şekilde seçtim ben hepe ama bunda bence ayrılığın acısında yanamayıp kendini çatıdan atmak üzere aşağıya bakan Londra’nın gettosundan sıska, Adidas eşofman üstü ve kotlu bir genç… Sis ve yağmur. Yakışır…

Vallahi şimdilik bu şarkılar aklıma geldi. Belki bu yazının devamı gelir ama bunlar da iyi bir soundtrack yapmaz mı?

Ice Age 3

Cuma, 26 Ara 2008 Arif yorum yok

Ice Age 3 yolda! İşte trailer’ı…

Related Posts with Thumbnails