Posts tagged Sıkıntı
İşte sıkıldığımda ne yapacağımı buldum
0Evet, olur da işyerinde sıkılırsam, sıkılırsak (işi kollektif yapalım dedim) ne yapacağımızı buldum. Masamızın br bölümünü feda etmek amacıyla aslında minimal olarak kullandığım zımba telleriyle küçük Manhattan’lar yaratabilirimz sanırım.
Bunu tabii sanat için yapanlar var, o ayrı. Onun için buraya tıklayıp görebilirsiniz. Aşağıda da bir görsel mevcut nasıl olduğuna dair.
Geçtiyse geçti diye birşey yok…
0Çok uzun zaman olmuştu yine onu dinlemeyeli. Yine bir an farenin imleci gitti üstüne, tıkladı iki kere. Biraz boğuk bir sesle, günün getirdiği karamsarlık duvarlarda yankılandı birazcık. İçeriye çok ses gitmesin diye azalttım biraz o yankıları. Sadece beynimde yankılansın istedim belki de. Bu da yeterliydi benim için. Anlattıklarıyla özdeşleşiyordu hayatımdan kesitler. Kim olduğu önemsiz, adsız bir tınıydı belki de. Sadece anılardan oluşan küllere güçlü bir nefes verip tekrar alevlendirmeye çalışıyordu.
Lanetlerin okunduğu saatleri hatırladım biraz. Gözyaşları dökülmedi mi günlerce? Onları işte. Yaklaşık yirmi dakika önce en iyi dostlarımdan biriyle konuşurken dışarı vurmadığım bir sıkıntıyı resmen kaza kaza içimden çıkarıyordu aslında. Günler geçiyordu, ben ise dibe vurmaya başlamıştım. Hep dediğim hayatın sinüs eğrisine benzemesinde yine “eksi bir”e ulaşıyordum sanırım y-ekseninde. Y-ekseni ne mi? Belki de yaşamın y’siydi o. Hayat işte diyip geçtim üstünden. Öyle mi acaba, geçtim mi?
Mahkum olduğumu hissetmeye başlıyorum bu lekeye. Çıkmayacakmış gibi… Her sıkıntıda bir anda ortaya çıkan lanet olası bir uçuk gibi bu acı. Merhemi ne bunun? Ya da kim? Belirsiz.
Aramak niyeti bile kalmamış… Yorgunluk, bıkkınlık… Sebep gösterebildiğim bu durgun halime, sadece bu iki kavram, bu iki kelime…
Dışarıda var mı düzgün birisi? Düzgün ile neyi arıyorsun? Sen düzeldin mi? Aşk var mı? Kime göre gerçek? Sen gerçekten iyi misin? Huzurlu mu olması lazım, ateşli mi? Huzurun içinde olması gerekli değil mi önce… Sorular… Sorular… Sorular…
Ya cevaplar? Boş bırakıp geçmekten başka yapabildiğim yok kaç aydır.
Cevaplamayı bile bıraktım aslında. Tanıştığım insanların suratına boş bakarak dinlemiş gibi gözükmek; anlattıkları sorunlara kendi içimden gülmek, “bu mu yani derdin senin ya?” demek… Utanıyorum bunları yaparken ama gerçek bu. Kim bilecek, kim görecek bazı şeyleri? Senin içinde herşey, herkese göre kolay herşey. Herkes yaşamış kendine göre, saygım sonsuz. Ama acı benimse, bırak yaşayayım.
Geçtiyse geçti diye bir şey yok…
Yıllar önceydi ilk bisikletten düşüşüm, hatırlarım. Dizim kanamıştı. Feci hem de. Neredeyse geçmiş bir yirmi sene, bakıyorum dizime aynı yaranın izi orada…
Dedim işte…
Geçtiyse geçti diye birşey yok…
Herşey iz bırakır.
Bu da onlardan biri işte…
Belki de hava yağmurlu ya bugün, biraz ağrı yaptı. O kadar.
Sıkıntı
0Tanıyorsun beni, belirsizlikler karşısındaki tepkilerimi biliyorsun.
Sıkıntılar basıyor yine zaman zaman, duygusal gel-gitlerim, isyanlarım oluyor; kafam bazen patlayacakmışcasına düşünce dolu.
Sabahları yataktan çıkamıyorum hemen; günlerim yarı dalgın geçiyor, geceleri kolay kolay uyku tutmuyor.
Kafamı boşaltmak istediğimde gece yatağımda, seni düşünüyorum; tenini, sesini, sarıldığımı sıkıca, nefesini omzumda.
O zaman sanki biraz daha rahatlıyorum, daha kolay dalıyorum uykuya…
Merrt Kafası 2002
0Boşluk kapladığından her yanımızı sanki bildiğimiz onca şeyde uçup gider gibi gelir. O boşlukla adeta kendimizide o hale getiririz.tipki çok yoğun ortamdan az yoğun ortama hareket gibi.. Demekki bir meşkale bulmalı insan kendini oyalamak için.insanın doymak bilmez çocuk gibi tutturan açgözlülüğü bunu zorlaştırsada birşeylerden sıkılmamayı öğrenmeli insan. Herşeye alışmamalı insan.üzüntüye sevince zenginliğe alışmamalı insan. Tepkisiz olmalı heyecanını kaybetmeden. Durağan ve olağan bir hayat onu bu kadar sıkıştırmamalı illede eğlence diye. Gözü doymalı insanın karnından önce. Yalan bulanımlarla özel hisetmemeli kendini. Kendinin bu
dünyanın merkezinde olmadığını anlamalı. Özel olmadığını farkedip rahat rahat bu hayatı yaşamaya bakmalı. Bu kadar özel hissetmekle kendini, herşeyin sonunda en fazla bir figüran olabilceğini kavramalı. Görselliği bu kadar umursadıkça gerçekleri öğrenince ne kadar üzüleceğini bilmeli. Dişi yada erkek eşşiz bir varlık olduğu inancına sonverip, herkesin ilgisinin onda olmadığının farkına varmalı. Üzüntüler içinde bütün üzüntüsünün , sevinirkende tüm sevincinin aslında kendisinin olduğunu bilip başkaları için üzülüp/seviniyorum havalarında iyilik timsali gibi ortalıkta gezmemeyi ögrenmeli.ölümü kabullenmeli artık insanoğlu. Doğuma olan sevincin yanında bir ölümde kendini bu dünyanın en kedersiz insanın zannetmemeli. Bu sistemi kabul etsin etmesin kaç bin yıldır bunun böle gelip böle gittiğini anlayıpta küçük hesaplar yapmamalı insanlık.. İllada kendilerini düşüneceklerse insanlar o zaman zaten en fazla bir yardımcı oyuncu olabilecekleri bu filmde figüranlığın aslında kötü birşey olmadığını anlayıp eğlencelerine bakmalılar. Çünkü belkide herkesin oynadığı bu filmde rolü olmayanlar ve bu derece özgür olanlar onlar…!!
