…hayat kırıntılarını avuçiçinde biriktiren site..
sevgi olarak etiketli yazılar
Hayaller…
2 Haz
Mutluluk. Üzüntü.
İki farklı uç. Aralarında gidip gelen bir pinpon topu gibi…
İster güzel bırakalım hikayenin sonunu, ister yokedelim tüm mutlu sonları…
Bir kalemde silelim tüm geçmişi, bir kerede tüketelim tüm sevgiyi…
Mecburen girilmiş bu kafaları yaşayalım ayrı dünyalarda, sensizlik kelimesine kadeh kaldıralım.
Kafa karışıklıklarında çekelim güneşi göğe doğru, batıralım dolunayı…
Düşünelim günlerce, saatlerce, gecelerce… Çözümü sonra kadere bırakalım.
Karşımıza çıkan ilk kişiye verelim ipoteğini bu defolu yüreklerin…
Kazancını da harcayalım yine o paramparça taşlardan dizilmiş meyhane yollarında…
Ne olacak değil mi?
Ne olacak ki sonunda?
Bir gidelim bir gelelim… Bu ufak loş odada…
Bir o duvardan bir bu duvara…
Bakalım sadece pencereden dışarı.
Bir umut buluruz diye o karanlıkta.
Belki yansırsa yüzün o camdan diye dikelim kafaya biraları, şarapları…
Sonrasında da rüyalarda buluşalım.
Aslında en doğrusu da o.
Niye biliyor musun?
Çünkü seni tek masum anacağım yer sadece hayallerin en dip noktası.
İlgili yazılar:
Hayatım’a
28 Ara
Seni özlüyorum bebeğim. Aslında bunu, seni ne kadar özlediğimi belirtmek için yazmıyorum, zaten bildiğini zannediyorum. Paylaşmak istediğim dilediklerim, umduklarım.
Yanına geldiğimde ne ile karşılaşacağımı(zı) bilmiyorum bebek, ilişkimizin çeşitli boyutlardaki çıkmazlara girmesine alışığız nasıl olsa, artık gerçekten acı da verse. Ben sadece umut ettiklerimi yazacağım.
Seninle uyanmak istiyorum yarın sabah; seninle merhaba demek güne; seninle sabah sevişmelerim olsun istiyorum evden çıkma telaşlarına sıkıştırılmış; dönüşlerde yemek hazırlamaların tembelliklere yenik düşmesiyle tatlanan ufak atıştırmalıklar; belki sahilde bir yürüyüş sonrasında, her zaman sıcak olmaz ya hava, kafanda kapüşonun koluma girmişsin, denizden esen rüzgara karşı bedenim siper sana. Döndüğümüzde beraber sıcak bir duş alalım hayatım, çıkınca ben seni kurlarım. Sonra hafif ışıkta alışagelmiş film izlemelerimiz, yan yana, üst üste, uyuyup kalışın göğsümde. Merak etme, ben seni taşırım, yatağım yakın nasıl olsa…
İlgili yazılar:
Sadece 15 dakika…
4 Ağu
…
Çok fazla değildi ayrılık tarihinden sonra geçen zaman. Yıllar geçmişti ve ilk defa yalnız kaldığını anlamıştı aslında. İlginç bir şekilde şu ana kadar geçen zaman onun canını acıtmamıştı, tam tersine sevinçliydi bu yeni hayat tarzı için.
Beyaz bir odanın içinde yerde fırlatıp atılmış bir şekilde duran büyük yastıkların üstünde oturup duvarlara bakıyordu, duvarlardaki posterlere. “Muhammed Ali” diye düşündü, posterine bakarak. Bu adamın yumruğu ne kadar ağır olabilir diye kendi kendine bir hesaplama yaptı. O sırada da beyninde Rocky filminden Ivan Drago’nun bir Newtonmetre tarzı makinaya yumruğu vurduğundaki sahne gelip geçiyordu. Bunu neden kafasına takmıştı ki? Muhtemelen yumruk yemiş gibi hissetmeye başlamıştı şimdi.
Yalnız kalmıştı. İlk defa.
Geçen süre içinde kimse onu yalnız bırakmıyordu çünkü, hep birileri yanındaydı öyle ya da böyle. Çok fazla düşünme fırsatı bile bırakılmamıştı.
Gözleri doldu. Zaten duygularını yoğun yaşardı. Sinirlendiğinde de üzüldüğünde de gözleri kolay yaşarırdı. Çok sevmiyordu bu huyunu, “annemden kaptığım en kötü huy” derdi bunun için hep. O sırada bir damla siyah şortunun üstüne düştü. Arkada çalan müzik seneler önce kalbinin pıt pıt attığı dönemler dinlediği bir şarkıydı, muhtemelen o küçük teybin odaya dağıttığı melodilerdi gözlerinden o damlayı ayıran.
Bazı konuları anlamakta güçlük çekiyordu. Her zaman güçlüyüm imajı veriyordu, keskin ifadeli biri olduğundan da zaten hiçbir zaman bunun tersini de insanlar farkedemezdi. Çok yakınları hariç. Hissetirmek istemezdi de zaten.
Aptal insanları da biraz ezmeyi seviyordu aslında; pek sevmediği bir özelliğiydi bu da ama yapacak bir şey bulamıyordu çünkü büyüdükçe dürüst olmanın vicdani hafifliği hep ağır basmıştı.
“Ne yapacaksın şimdi?”
Bu soru dolanıyordu kafasında.
“Ne yapılır ki tek başına?”
Hayatta ilk defa, çevresinde bu kadar insan varken sanki dünyada tek o kalmış gibi hissediyordu. Normal bir haftasonunda genelde hep sevgilisiyle olurdu. Sabahtan akşama kadar hem de. Kesin bir plan yapılırdı, hepsinden de aynı derecede zevk alırdı.
Artık planlar yoktu. Artık kimse yoktu. Artık sevgi diye birşey yoktu…
Acı…
Tek hissedebildiği buydu. Bir anda saplanan göğsünün sol tarafına.
Yerinden aniden kalktı ve lavaboya yöneldi. Yüzüne iki avuç suyu çarptı ve sonra lavabonun yanında duran, parfümlü kokusundan annesinin daha yeni koyduğunu anladığı havluyla kuruladı yüzünü.
Fazla sürmedi ama ıslanması tekrardan…
…
İlgili yazılar:
Yolculuk…
25 Tem
En güzel günlerin sonunda pencereden bakarken yansıyan güneşin battığı andaki o yarı saydam görüntüler onun güzel yüzüyse,
Kafanı yine cama dayadığında gözünü kapatır kapatmaz başrole geçen o ise,
Hala rüyalarınde tam onu öpecekken kendini uyandırmak istiyorsan ve bunu korktuğundan yapıyorsan,
Hala onu seviyorsun demektir.
İnandırmak mı?
Zamana, sabıra kalmış…
İlgili yazılar:
Beklentisiz Sevmek
25 Haz
Editör Notu: Ben galiba aşağıdaki gibi oldum ya… Okuyunca… öyle geldi birden.
Yani “Bugün telefon etmedi” demeden, “Şu an nerede acaba?” diye kendi kendinizi yemeden, “Yaş günümü hatırlayacak mı acaba?” diye bir beklenti içine girmeden…
Sevdiniz mi hiç? Onun, size ait olmadığını kabul edip, onu özgür yaşamı ile sevmeyi denediniz mi?
Yanındaki kız arkadaşına aldırmamayı öğrenip ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan, “Bitecekse biter, bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi” diye düşünüp. Onu yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda, onu karşınızda görmek ne güzeldir bilir misiniz?
Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden… Ve beklemeden gelen bir “seni seviyorum” mesajının tadına varabildiniz mi hiç? Siz istediğiniz için degil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç? “Bugün beni hatırlamadi” yerine “Hiç beklemiyordum, senin geleceğini” diyebilmek ne güzeldir oysa… Onu boğmadan, kendinizi boğmadan sevebilmek ne guzeldir…
Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin, sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcukleri ile kendi kendinizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize, hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu? Beklentisiz sevin… Ben, beklentisiz seviyorum… “Niye aranmadım” diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize, hiç beklenmedik bir “Seni Özledim” mesajı ile aşkı yakalayın…
Beklentisiz sevin… Ben, beklentisiz seviyorum… O, sizin sevgiliniz olduğu icin değil. Ona tapulu malınız gibi, çantanız, arabanız gibi davranma hakkınız olduğunu düşünmeden. Onu sevdiğiniz, onun da sizi sevdiği için sevin… Sevgiye karışan “beklenti” denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından… Göreceksiniz ki, o zaman aşk, başka bir güzel… Göreceksiniz ki, o zaman sevgili, daha bir romantik…
Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat, yıllanmış şarap gibi, beklenti zehrine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını…
Ben, beklentisiz seviyorum… Onun nerede olduğunu merak etmiyorum… “Beni bugün neden aramadı” diye geçirmiyorum içimden, aramadığı zamanlarda… Geleceğe dair hayallerim de yok zaten… Ben, sevgiyi yaşıyorum… Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli, o kadar kıymetli ki…
Gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları… Beklentisiz seviyoruz… Sevdiğimiz için seviyoruz…
Hayalsiz, geleceksiz, beklentisiz… Anlık seviyoruz…
Deneyin… Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün… Beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız…
CAN DÜNDAR
İlgili yazılar:
Gerekirmiş
19 May
Uzun zaman oldu ne buraya ne Moleskinelerime yazmayalı. Akıtamadık birazcık bile mürekkep veya dokunamadık işte şu harflere ardısıra. Belki birazcık tembellik belki birazcık tedirginlik. Belki biraz korktum artık yazmak istediklerimden, belki de utandım.
Arsızca bekledim hep birşeyler aradım. Çok şey öğrendim ben ama çok şey anladım….
Anladım. Geçen günler farkettirdi sadece. Gereksiz bekleyişlerin sonunda hiçbir zaman senin istediğinin bulunmayışı bir de üstüne başka sorunların verilişi. Olay bundan ibaretmiş. Bir yalanı yaşamaktansa kafanı kuma gömmen gerekirmiş ya da. Bazı şeyleri olmadı deyip geçiştirmek kafanın yanına bir de kalbini alman gerekirmiş…
Anladım. Aptalca gezinip bir tesadüfü aramak delilikmiş. Bir göreyim diye saatlerce sokak başında beklemek veya görünce şaşırtmak için türlü maymunluklar yapmak. Saçmalıkmış…
Kendi kendine oynadığın oyunların sonunda kaybettiğini anlayıp vazgeçmek gerekirmiş bazen. Her zaman kazanamayacağını öğrenmek gerekirmiş. Kaybedince ağlamanın normal olduğunu farketmek, bunu hayat şekli yapmamak gerekliymiş…
Bazen sadece bırakmak ve gitmesini izlemek gerekirmiş. Zorlamanın koparacağı ipleri bırakmak bazen daha az verirmiş…
Onun öldüğünü hissetmek gerekirmiş bazen. Böylece kurtulurmuşsun belki de. Rüyalarına girince kalkıp sadece bir bardak suya talim olmak gerekirmiş.
Dostların ne anlama geldiğini, 3 kuruşluk adama 5 kuruş değer vermeyeceğini, bir vajinaya 10 kalbi satmamayı öğrenmen gerekirmiş…
Saçmalamanın o kadar kötü olmayacağını, reklam repliklerinden öte kirlenmenin güzel olacağını, spontane yaşamayı, sevginin ve saygının herşeyden öte olduğunu bilmek gerekirmiş…
Konuşmanın güzelliğini bilmek gerekirmiş. Bir o kadar da susmanın değerini…
Erkeklerin ağladığını bilmek gerekirmiş. Utanmanın yersiz olduğunu, dostuna bakarken gözlerin nemli ise bırakıp akıtmanın büyüklüğünün seni ağlatanın şerefsizliği ile aynı büyüklükte olduğunu anlamak gerekliymiş.
Çok sevmenin suç olduğu bu koduğumun dünyasında, çok si*menin erdem olacağını farketmek gerekirmiş. Seviyorum dediğimden yalancısın diyenlere yalan söylediğimde seviyorsun dememeliymiş belki de.
Birine en temiz duygularla yaklaşırken kaçırmanın üzüntüsünü yaşamaktansa kimseye yanaşmayıp yalnızlığın mutluluğuna medet ummak lazımmış bazen ya da…
Anladım…
Yaşarken, sadece hakedenler için ölmeyi…
Öldüğünde, si*tir olup gitmiş olduğun bu dünyada geriye kalanlardan sadece sevdiklerine acı verdiğini…
Sevdiklerini anlamak için ise, herhalde sadece onların gözünün içine bakıp “seni seviyorum”u duymanın ihtiyacını…
Çok şey öğrendim ben bu dünyada… Daha da çok şey var öğrenecek ona yanıyorum…
İlgili yazılar:
ÇOGAB #16 – Duvardelen
7 May
Cezaevindeki Kadriye Kübra Sevgi’nin nasıl hamile kaldığını araştıran müfettişler, sevgilisi Seylan Çördük’ün koğuşu ile arasındaki duvarda bir delik buldu. Cinsel ilişkinin 20 santim kalınlığındaki delikten gerçekleştiği ileri sürüldü.
…Durumdan şüphelenerek ilişkinin bu delikten gerçekleştiğini düşünen görevliler, DNA testi için Adli Tıp Kurumu’na gönderilen Seylan Çördük’ün önceki gün de cinsel organının boyunun ölçüldüğü bildirildi. Bevliye uzmanın tarafından yapılan ölçümde ereksiyon halindeki cinsel organın 25 santim olduğu belirlenirken görevlilerin şüphelerin haklı olduğunu düşünerek soruşturmayı bu yöne kaydırdığı iddia edildi…
Kaynak: hurriyet
İlgili yazılar:
Bıktım…
9 Nis
Editör Notu 1: E. K.’nın yazdığı yazıdan etkilenerek bu yazıya başlıyorum. Yorulmaktan bahsetmiş, bu hayat koşusundan… Bayarsa da kapatın sayfayı banane.
Editör Notu 2: Yaklaşık olarak 1 ay önce yazmıştım bu yazıyı…
Her ilişkinin sonunda kendimi sorgulamaktan bıktım. Her heyecana yenik düşüp birazcık acele ettiğimde hata yaptığımı geç anlamaktan da bıktım. Sevgimi, sevdiğimi, nefret ettiğim şeyleri aleni bir şekilde söyleyince kaybeden olmaktan da bıktım. Yanıma 3-5 adam aldım. Yalnızlığın tadını da çıkardım. Hepsinden yine bıktım. Yanlış anlaşılmaktan bıktım. Bazı hislerimi anlatamamış olmaktan bıktım. Bazı hislerimi insanlara zamansız anlatmış veya anlatamamış olmaktan bıktım. Ben de boşa koşmaktan bıktım. Artık kimseye ilgi gösteremiyor olmaktan bıktım. Eskiden beri şıpsevdi dediğim kendimi bu acınası halde görmekten bıktım. Aynada üzgün yüz görmekten bıktım. Tatillerimi özlemekten de bıktım. Kendimi hep yaptıklarımdan sonra birşeyler anlatırken görmekten bıktım. Bunların hepsini unutmak için içki içmekten bıktım. Umutsuzca peşinden koşmaktan bıktım bazı şeylerin. Günde 5 saatten fazla uyuyamamaktan bıktım. Elime geçen fırsatların bile bile kaçtığını görmekten bıktım. Sevgimi gösteremiyor olmaktan bıktım. Kendime bazı konularda şans veremiyor olmaktan bıktım. Şans vermek istediklerime ulaşamıyor olmaktan bıktım. Kontrolsüz davrandıkça göt olmaktan bıktım. Hep mesaj veya arama bekliyor olmaktan bıktım. Beklemiyorken karşıma çıkılmasından bıktım. Rahatsız edilmekten bıktım. Yazdığım mektupların yazılmamış olduğunun düşünülmesinden bıktım. Onları gerekli insanlara veremiyor olmaktan bıktım. Oradakileri söylesem nolur sorgulamasından bıktım. Rahatsız ettiğimi düşünmekten bıktım. Kendim olarak yaşayamamaktan bıktım. Bunu yapmaya çalıştığımda kendimi yine eski hale getirebilme becerimden bıktım. O ilk heyecanı özlemekten bıktım. Onu bana son yaşatanı özlemekten bıktım. Güzel başlayan şeyleri rezil etme becerimden bıktım. Bu konuda gelişme gösterememekten de bıktım. Eskiyi tarihe gömmeye çalışmaktan bıktım. Gömemeyince kendimi daha da küçük düşürebilme korkusundan bıktım. Umursanmıyor olmaktan bıktım. Kalabalık bir çevrem varmış gibi görünmesine rağmen yalnız olmaktan bıktım… Bıktım işte… Hayattan bıktım… Başka da birşey yok…


