Posts tagged şarap
Yaz Notları 1 – Maria’nın Bahçesi
12009 Yaz Notları dizisine biraz Haşmet Babaoğlu’nun etkisi ile, biraz mekanın bende (bizde) bıraktığı etkiler ile biraz da sırf mekan gerçekten hak ettiğinden Maria’nın Bahçesi ile başlıyorum.
Maria’nın Bahçesi ilk olarak İstanbul’da daha sonra da 2009 yılı itibari ile Çeşme-Alaçatı’da faaliyet gösteren, Yunan Restoran-ımsı bir mekan. Mezeler, balıklar, garson ve tavsiyeleri, mekan, mekan sahibi… kısaca herşeyi ile başarılı denebilecek bir mekan. (Belki de bizim ortamımız ve keyfimiz muhteşemdi o gece ve aslında çok kötü yemeklerle ve çok kötü bir mekanda çok iyi vakit geçirdik? Ama yok ya, hastaydım ve ara ara titreme nöbeti geliyordu. Hakkaten iyi olmasalar beni kandıramazlardı…)
Maria’nın Bahçesi’ne gitmek için Alaçatı’da yokuşlu girişten sonra sağa dönmeniz gerekiyor. Evet ben de farkındayım heryerin sola dönünce olduğunu ve yanılmıyorum. Sağa dönünüz efendim ve biraz sabır ile 15 – 20 adım attıktan sonra solunuzda mekanı kaçırmanız imkansız.
Tam bu noktada, mekana girmeden hatırlatmakta fayda var, haftaiçi de olsa özellikle akşam yemeği için gidiyorsanız, rezervasyonsuz yer bulma ihtimaliniz çok düşük.
Rezervasyonunuzu yaptırmış olduğunuz için dekorun ve içine girmekte olduğunuz atmosferin keyfini çıkartarak içeri giriyor ve size ayırılmış çok güzel dekore edilmiş bahçedeki masanıza geçiyorsunuz.
Mekanın menüsü çok başarılı hazırlanmış ve çok farklı tatlara sizi davet ediyor. Şarap menüsü başlı başına bir güzellik ve şarap seçmeyi çok kolaylaştırıyor. Biz her ne kadar şarap içmemiş olsak da insanın canı çekiyor açıkçası.
Bizimle ilgilenen garsonun ismini hatırlayamıyorum. Kendisi İstanbul şubesinde çalışmakta imiş ve yaz için buraya gelmiş. Mesafeli duruş ile yılışık olmanın arasındaki zor çizgiyi tutturması ve menüye hakimiyeti takdir edilesiydi. Verdiği öneriler ile gecemizi güzelleştirdi.
Yemeklerden özellikle beğenilenler dülger balığı ile ahtapot bacağı idi. Kalamar da mekanın spesyalitelerinden ama gene de ahtapot gene de ahtapot!.
Maria’nın Bahçesi kahvaltı menüsüne de güvenmekte. Deneyemedim, en kısa zamanda deneme arzusundayım.
Kısaca Maria’nın Bahçesi Alaçatı’nın başarılı restoranlarından ve kaçırılmaması gerekli. Fiyatları Şifne bölgesindeki balıkçılardan daha yüksek olsa da, lezzet açısından çok üstün. Tekrar gidilir.
JAM
Come Undone on a Sunday!
0Sabah uyanıyorum, Şuan da dinlediğim listemde Merrt’in en sevdiği Şarkı olarak kayıtlı olan parça çalıyor kulaklarımda. Gülümsüyorum, geçen yaz interrail de alışkanlık edindiğim üzere. Kalkıyorum saat 11. G.’lere gidicektik saat kaç olmuş diyorum. E.’yi arıyorum, nerdesin lan diyorum! daha var gelmeme diyor, kızıyorum gel lan diyorum, Adam gibi konuş diyor o bana, konuşmazssam noolur diyorum, küfrediyor bana, bende ok faşo diyorum, o da öptüm yarım saate ordayım faşo diyor. Çıkıyoruz yoldayız artık, kalabalığız 9 kişi gibi, 3 araba g.’nin dağ evine gidiyoruz, yanımızda şarap-bira-votka üçlüsüyle…
Bir kitap okumuştum, Irwin Yalom’un orda yazıyordu, atmıyorsam insanın yalnızlığı, kaygıları ve ölümden bahsediyordu orda. Başedemediğimiz dertlerimiz olarak. Atıyorda olabilirim hatta kitap çok başka şeylerden de bahsediyor da olabilir ama ben anti-sanatsal, yüzeysel bakış açımla bunu anladığıma bile çok mutluyum.Neyse, orda adam diyorki; İnsanoğlu hayatın anlamsızlığı karşısında savunmasızdır çünkü hiçbir zaman anlayamayacağız hayatı. Ölümü de anlayamayacağız çünkü bir kere yaşıyoruz ölümü.Yalnız kalmak ise insanın en büyük kaygısıdır diyor. Düşünüyorum kitaptan araklar yaparak, varmışız artık dağ evimize, mangal yanmış, şaraplar açılıp kadehlere dolmuş, sigara içmeyenler bile tüttürecek aranıyor. Burda huzur içinde bir bütün hissederken kendimi, havaya giriyorum biraz da, ben iyiyim diyorum ya! Ölümün insanları korkutmasının en büyük temeli yalnız ölüceğimiz gerçeği ise ben bunu kaldırabilirim diyorum, Hayatta anlam aramak kaygılandırıyorsa insanları ben çoktan bıraktım bunu yapmayı. Ve yalnızlık bir kaygı olmaya çok uzak bir olgu gibi hissediyorum, bu kaygının 1 sene önce beni delip geçmesinden mi yoksa umursamazlığımdan mı bilmiyorum. Belki de köreldim duygusuzlaştım iyice ama iyi ya böyle diye geçiyorum içimden. Terse geliceğim ilerde biliyorum ama şimdi atıp tutmak keyifli gözüküyor.Bırakıyorum Irwin’i takılsın diyorum, masa tenisi oynayayım biraz…
G. geliyor mangaldan sonra masaya elinde 5 puro. Erkekler yakıyor puroları, zannedersiniz arkadaşın annesi babası yurtdışında, biz boğazda yalı da eğlenen gençler. Güneş gözlüğüm, purom, berem, şarabım ile anlam karmaşası mozaiği şeklinde sohbet ediyoruz topyekün, biraz rodondo, biraz iş-güç-para, sonra artık bir klasikleşmiş egede unutulmuş sahil kasabasında erken emeklilik hayallerine geliyor sıra. Biri balık tutup onu yerim bana yeter, biri rüzgar lazım abi kiteboard yapıcam abi diyor. Gülüyoruz aralarda. Güneş güzel hava soğuk ve bana kalırsa huzuru yaşıyoruz. Mutlak değer içine alınmış bir huzuru.
İçeri geçelim lafı geçiyor, dışarıyı kimin toplayacağını G. ile bana karşı B. ve E.’nin masa tenisi maçı belirliyor. Eziyoruz rakibi, onlar topluyor biz içeri geçiyoruz sobamıza söminemize kavuşuyoruz. Ateşin karşısında sohbet daha da güzel, en eski insanoğlu alışkanlığı olduğudan heralde. Şarap bitmek bilmiyor. Bazı kendini bilmezler bira içiyor.
Son zamanlardaki başka bir alışkanlık olarak, kayboluyorum bi ara kalabalık içinde. Sadece espri yapabiliyorum, ciddiyetsizleşiyorum. Bireysellik falan değil düz terbiyesizlik oluyor bu. Cezası gecikmiyor, başağrısı geliyor, ilacı olan var mı diyorum, H. bişey fort diyor, ben fort olsunda ne olursa olsun diyorum. 2 apranax fortla toparlıyor beni.
Tabu oynuyoruz bi ara, T. vinç anlatıyor, Merrt büyüğünce ne olacak? Soruyor, Makinacıyım ya ordan yakalayacak, S. ya da C. greyder olacak diyor. 10 dakka gülüyorum. Daha ne büyüğüceğim, nasıl greyder olacağım diye! Yanımda B. var çok eğleniyoruz aramızda. G. soruyor, vahşice, sapık gibi bişey diyor, “B.” diye bağırıyorum, B. gülüyor bitek.
Arada H. ile yeteneğimiz olan telepatiyi kullanıyoruz, zaman zaman. Anlıyorum onu, o da beni. Belki bu nedenle hiç konuşmuyoruz. Anlıyor beni biliyorum. Aslında o olağanüstü huzurlu, sakin, hiçbirşey yapmadığım ama anlatmaya doyamayacağım pazar gününde bile aklıma ara sıra gelenin farkında H.. Umursamıyorum dedikçe o da benim bu halimi umursamıyor ve süper anlaşıyoruz. Ben biliyorum, o biliyor.Hatta aklımda o an ki şarkıyı bile mırıldanıyor bir ara;
Who do you need, Who do you love
When you come undone
diye duran duran tınısında.
Ve ben o pazar günü en Undone, en arınmış halimle biraz daha büyüyorum, kararlar almayı birakıyorum. Hayat güzel lafını tekrarlıyorum, hissediyorum değişiyorum…
Elmalar ve şaraplar
0Kadınlar ağaçtaki elma gibidir. En iyileri en üst dallarda bulunur. Erkeklerin coğu düşüp incinmekten korktukları için üst dallara uzanmak istemezler.Onun yerine yere düşmüş çürükleri toplarlar çünkü onları elde etmek daha kolaydır. Yukarıdaki elmalar ise kendilerinde ararlar suçu ve sorarlar kendilerine ‘Nerede hata yapıyorum’ diye. Aslında gerçekten hatasız ve muhteşemlerdir.
Sadece doğru erkeğin ortaya çıkıp cesaretini ve yüreğini toparlayıp o üst dallara ulaşmasıdır bütün olay…
Erkekler ise…
iyi birer şarap gibidir. Koruk olarak başlarlar, mayhoş ve tatsız…
Kadınlar tarafından canları çıkana kadar çiğnendikten sonra ancak bir yemeğin yanında gidecek kadar tatlanırlar…



- K. ile konuşuyoruz, Lamborgihini Murcielago LP670-4 çokmış diyorum. Neyime yarayacaksa. O diyor karbon fiber, ben diyorum karbon elyaf karşılıklı sıralıyoruz. LP640′tan 29 beygir güçlü
ymüş, Arka spoyler değiştirilebilirmiş. Koltuklar deriden alkantraya değiştirince ağırlıkta çok etkisi olmuş, 100kg hafifletmek çok kolay değilmiş o makinayı falan. Bu araba sevdamın kime ne faydası var anlamadım gitti. Okuma bilmiyorken Otohaber diye ağlarmışım anneme. Şimdi ne oldu peki ne kaldı bana bu sevdadan geri? Anca sınırsız Akbil!