…hayat kırıntılarını avuçiçinde biriktiren site..
reklam olarak etiketli yazılar
6 Mükemmel Reklam Çalışması
4 Tem
Marijuana’yı kanuni yaptırmak için daha güzel reklamlar yapılamazdı.
Etkileyici.
İlgili yazılar:
Babe-sitter & Je tue un ami
15 Ara
Hani söz verdim ya önceden; bakınız aham da kanıt (kulakları çınlasın, Arif bayılır böyle yönlendirmelere); yazı sayılarını arttıracağım o yüzden. Duvara konuşmak istediğim zaman yazmayı tercih ederim ama çuvalı yüklendik bir kere, o yüzden bundan sonra Pako’ya Mektuplar kıvamında paylaşımlarım olacak.
Şimdi Arif’in internet, yazılım, kodlama ve benzeri her tür geek (Türkçesi nedir? eblek, e-inek?) konulara da merakı vardır ya hani, biraz da ona gönderme amaçlı internet sitesi paylaşımı yapayım dedim.
Avrupa Cristal Festivali (reklam ödülleri organizasyonlarından biri) kapsamında yarışan yapımlardan, neyse az laf, çok icraat:
1)
Babe Sitters: Budur işte! Büyük soruna çözüm bulunmuştur. Hani oldu da duble hata yapıp hem evlendiniz, hem de çocuk yaptınız. Artık eşiniz ile dışarı çıkmanız gerektiğinde bebek bakıcınızı gönül rahatlığıyla boyuna, posuna, göğüs ölçüsüne, etek kısalığına göre seçebilirsiniz! Bu arada bebeklerin yanında ergenlere de hizmet veriyorlar!!
2) Je tue un ami: İnternette bir çok örneği olan bir uygulama aslında. Resmi cuk oturtuyorsun, o da sana birini öldürtme fırsatı veriyor. Türkiye’de seneeeeeler önce bunun bir örneği vardı ama bulamadım tekrar (galiba karşı takım taraftarlarını dövüyordun). Ben çoktan öldürttüm birilerini.
Tekrar hatırlatmak isterim ki bu siteler reklam örnekleri! Ödüllü medya dalı çalışmalarına buradan, cyber dalındaki çalışmalara da buradan ulaşabilirsiniz (yazı yazarken karşında biri varmış hem de çoğulmuş gibi konuşmak çok aptalca be). Ayrıca, Eşref Armağan‘ın yer aldığı yeni Volvo S60 tanıtımı da katılanlar arasında.
İlgili yazılar:
Trueblood
2 Eki
Bu “Trueblood” denen diziyi izlemek lazım galiba, her yerde duymaya başladım, aşağıdaki reklam afişleri de yıkılıyor…
Tez zamanda indirile, izlene…
İlgili yazılar:
Zamanla değişiyor herhalde her şey
8 Nis
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sana yazılanlar da belki. Sana özeller hep bende. Saklıyorum onları. Sadece sen göresin diye. Peki, neden bunlar burada? diye sorarsın bunun üstüne. Öyle işte, burası benim mabedim. Utandığımdan olsa, burada olmaz. Utandırmak istesem, zaten yapamam. Utangacım ki zaten. Bunlar reklam da değil. Reklam olsa zengin olmuştum ya…
Sana yazılanlar… Evet…
Değişiyor görüyorsun belki. Eskisi gibi yazamıyorum senin için. Heyecan gitti belki de. Ya da artık kabuk bağlarken sen de altında mı kalıyorsun diye soruyorum kendime hemen kandırırcasına… Hayır… Hayır… Yok öyle bir şey… Sadece… Temkinliyim biraz daha. Ya da artık seni kendime daha çok saklıyorum.
Söndürmek için en iyi yol üstüne toprak atmaktır ateşin. Toprak bedenimse, bırak içimde yan sen.
İnanmadığını biliyorum. Buradaki hiç bir kelimeye hem de. Önemli değil ki… Birkaç saat önce yazdığım gibi, bazen yeni bir başlangıç gerek ama şu ana kadarkilerin de doğru olduğunu anlamak vs… Öyle işte… Bunların burada durmayacağını, seni görsem, biliyorum. Hepsi yüzüne yüzüne gelecek. Ondan sonrası da senin. İster al onları geri çal kafama, ister tut sen de içinde büyüt.
Artık sana güzel bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. İstemiyorum fazla. Çünkü daha fazlasına ulaşamıyorum. Arada gelirse de işte, bir of çekiyor geçiyorum…
“Ben aptalım!”
Bu şekilde çok başladım seni anlatmaya en yakın arkadaşlarıma. Bunun iç acıtması nasıl bilir misin? Çok değişik… Bir an yanımdasın, bir sonrakinde çok uzakta… Aptal mıyım? Hayır. Boşlukta mıydım? Evet. Şanssız mıydım? İki yönlü. Seni tanıdım, büyük şans; zamanlama ve dengeler, büyük şanssızlık…
Herşeyi bıraktım… Sadece, bir an olsun sana artık eskisi gibi bakamadığımı farkediyorum. Gözden uzaklıkla alakası? Çok… Görsem ne yaparım? Aklıma bile getiresim yok. Seninleyken nasıl eğleniyorsam, bir o kadar eğleniyorum sensiz… Ama her yazıda bir cümle ile geçiştirdiğim “bir şeyler eksik” kalıbını çıkartıp atamıyorum. Nereye gitsem sen oluyorsun bir şekilde.
Sıkılıyorum sonra bundan. Artık sana bir şey yazamıyorum. Boşa satır harcamak olarak bakasım geliyor. Sonra bir bakmışım, bir Moleskine daha alıyorum. Nasıl oluyor? Bilmiyorum.
Kurtarıcı demişim ya. Kelime haznem genişlemedi. Ona daha fazla anlam yüklüyorum artık. Sana o gözle “bakarken”, “birtanem”i göresim var çünkü. Vardı da hep. Ama anlam yükleme sorunlarımdan, kalbim “mavi ekran” çıkartmış o ara hep. Çaktım formatı…
Artık sana birşeyler yazasım gelmiyor. Her yazışımda sana daha yakınlaştığımı zannedip, tam tersini yaşıyorum.
Gelmiyor sana yazasım içimden. Seninle geçirdiğim iki ayı kelimelere döktüm zaten bir not defterine, daha fazlası olmuyor.
Artık sana birşey yazasım gelmiyor. Herkes gibi ben de çekiniyorum düşüncelerden.
“Şımartma, üstüne gitme, bırak o gelsin, gelmezse zaten seni sallamıyordur, keşke onu yapmsaydın, bunu etmeseydin…” Eeeh! Yeter!
Bunlar seni pohpohlamak mı? Üstüne mi gelmek? Seni korkutmak mı? İrrite mi olunuyor?
Ne derse desinler, ne dersen de…
Bunlar…
Sadece yalan. Birazcık dürüstçe ve safça yaklaşıp, taktiklerden uzak ne hissetiysem onu yansıtmam ise asıl gerçek; ben zaten öyle bir şey istemiyorum.
Şimdi dur düşün…
Bu yazıyı okuyorsan eğer, ben sana nasıl yazamıyorum? Seni nasıl sevmiyorum? Seni nasıl düşünmüyorum? Senden nasıl nefret edebilirim?!
Senden kendimi korumak için nasıl acayip davranışlar gösterip, göstere göstere yalancıktan cümlelerle gerçekleri nasıl inkar ediyorum?
Biraz düşün…
Benim seni her gün düşündüğümün sadece milyonda biri bile yeter…
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Bendeki “sen” dışında.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Ben dahil.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sendeki “ben”… Meçhul.
İlgili yazılar:
Bloglar Yeni Reklam Yuvası Mı?
7 Şub
Ben de bundan korkuyordum.
Uzunca bir zamandır yazılı basına özellikle ürün tanıtımları konusunda itimadım yoktu. Bir ürünle ilgili yorum için mutlaka güvenilirliğine inandığım bir forum tutunduğum dal oluyordu. Daha sonra forumların yanında bloglar da özellikle teknolojik ürünler için vs. sık sık uğradığım kaynaklar oldu. Zaten Burak Bayburtlu‘yu, Serdar Kuzuloğlu‘nu Yahoyt‘u da hep bu şekilde tanıdım zaten.
Serdar Kuzuloğlu son günlerde benim de kafamı kurcalayan bir konuya bugün çok güzel değinmiş. Son günlerde özellikle teknoloji ile alakalı bloglarda bir Nokia fırtınası esmekte. Evet 5800 konuyla ilgili herkesin uzunca süredir merak ettiği bir telefondu ancak yukarıda saydığım kaynakların dışındaki pek çok yerde, Nokia’nın blog yazarlarını lansman partisine davet etmesinin ardından, gereksiz reklamvari yazılar okumaya başladım. Belki saçma ama üzüldüm. Normalde yazılarını severek okuduğum kişilerin bu yazılarını görünce daha fazla okuyamadan sayfa değiştirdim.
Sonuçta yakında blogların ciddi reklam malzemesi olmasından korktum. Daha geçenlerde bir bölümünü izledikten sonra gene hareketlerimi sorgulattıran Damages dizisinin bölüm kapanışı geldi aklıma: Kimseye Güvenme!.
Jam










