Posts tagged pink floyd
Bir engeli daha atladık…
0Yorucu bir koşu bu hayat denilen şey. Çoğu insan nasıl yaşayacağını kavrayana kadar bitiriyor bu meredi zaten. Çok kasmamak lazımı artık öğrendiğimden midir nedir, hep buna kullanıyorum zaten. Gelir geçer napalım biz de buralardaydık deriz diyoruz. Yaptığımız kendimizeyse eğer, en “sen” olanı yapman gerekir herhalde. Makyajsız filan…
Yarın işten izin aldım bakalım inşallah okuldan çıkış işlemlerini almaya gidip halletmeye çalışacağım. Öyle veya böyle yüksek lisansımız da bitiyor.
Olduk be mezun.
Bu koşuda bir engeli daha atladık işte…
Darısı geriden gelenlerin başına…
Bu koşunun bence galibi de yok ya…
Ben sadece zevkine parkuru tamamlıyorum bu koşuda…
Yazıyı da küçük bir kupleyle bitireyim: Pink Floyd – Have A Cigar
Eee değdi tabi.
Come in here, dear boy, have a cigar.
You’re gonna go far, fly high,
You’re never gonna die, you’re gonna make it if you try; they’re gonna love you.
Well I’ve always had a deep respect, and I mean that most sincerely.
Bir an üstüme alınasım geldi dinlerken
Ders çalışırken ara verdik
1Şu anda E. ile sınava çalışıyoruz güya. Benim mandalığımı saat 11′de ayılıp bir koşuyla ter attıktan sonra D.’yi arayınca farkettiğimden:
- Abi naber?
- İyidir senden?
- İyi yaa.. oğlum sınav nereden nereye?
- Chapter 5,6,7.
- Haa iyiymiş… Dur bi bakiyim notlara. Notlar? Hassss… Oğlum benim notlar sende kaldı yaa!?
- Aa evet bende!
- A.K.
Tabii ki bütün gün bana sadece internette sörf ve müzik dinleyip gebeş gebeş yatma olarak geri döndü. E.’yi arayıp akşam sende çalışalım dedim. 20:30′dan beri de -güya- çalışıyoruz.
Akşam bir kaşık nohut-pilavdan sonra sadece açgözlülük için çin yemeği söylemem ile zaten bugünkü bu çalışmanın bok olacağının tohumları atılmıştı ki geldğimde zaten E. Mehmet Ali Erbil ile 50 Sarışın’ı izliyordu. Belki birini kaparım bakışlarıyla kapadık televizyonu. Yani konsept süper.
Saat 2 olmuş, yarın saat 2′de sınav var ve arif oğlum business-level strategy nedir desen kaçıncı level? derim.
Amaan, salla gitsin.
Durun ben bütün gün yaptığım gibi Pink Floyd açayım… Nasıl olsa Waters, Gilmour abilerim de bir zamanlar öğrenciydi onlar bilir.
“We don’t need no education…”
Pink Floyd – Echoes
0Normalde artık bu şekilde çok şarkı koymuyorum ama bu da hakediyor yani… Sevenleri bilir, sevmeyenler de aşağıdaki şarkıyı hayatlarında en az bir kere dinlemeleri lazım… Buradaki bir çok yazının arka plan müziği… Pink Floyd – Echoes…
And deep beneath the rolling waves
In labyrinths of coral caves
The echo of a distant time
Comes willowing across the sand
And everything is green and submarine.And no-one called us to the land
And no-one knows the wheres or whys
But something stirs and something tries
And starts to climb towards the light
Strangers passing in the street
By chance two separate glances meet
And I am you and what I see is me
And do I take you by the hand
And lead you through the land
And help me understand the best I can
And no-one calls us to move on
And no-one forces down our eyes
And no-one speaks and no-one tries
And no-one flies around the sun
Cloudless everyday you fall upon my waking eyes
inviting and inciting me to rise
And through the window in the wall
Come streaming in on sunlight wings
A million bright ambassadors of morning
And no-one sings me lullabies
And no-one makes me close my eyes
And so I throw the windows wide
And call to you across the sky
Defterden… #2
0Editör Notu: Bu yazı 24 Mart’da yazılmıştır…
Demin dinlediğim şarkı Echoes idi. Şu an dersteyim ve ders inanılmaz sıkıcı. Mert’in geçen gün yazdığı yazıdan etkilendim galiba; böyle kapalı bir havada biraz huzur ararken bugün Pod’umda “Pink Floyd Weekend” yaptım. Echoes hala kafamdan “yankılanıyor”.
Derste konuştuğumuz vakanın konusuna bak: “Positive relationships”…
Ne relationship’i; ne postive’i be?
…
Nerede bunlar?
Gözlerimi kapattım demin. Aklıma direkman Echoes’a ilk hasta olduğum görüntülere sahip olan Pink Floyd’un “Live at Pompeii” konserindeki o mükemmel manzara geldi. Hem yalnız, hem sıcak; hem sessiz ve sakin, hem de her an patlamaya hazır…
Kendimi anlatıyor gibiyim.
Şu an farkediyorum ki, ayık kafayla çok bunalım, çok darlama yazılar yazmıyorum. Sana yazmıyorum. Bilinçaltında olan sensin demek bence bu. Oooff, şimdi niye sana geldi ki konu? Normalde aklıma gelmiyorsun çünkü bunun içinden elimden geleni yapıyorum. Ambargo koymuş beyin hücrelerim seninle ilgili her türlü hatıraya.
SAna karşı yaptığım her şeyin kendime verdiğim tüm yeminleri bozan ve yine kendimce oturttuğum tüm hipotezlerin tersini gösteren hareketler olması beni sinirlendiriyor. Sana olan duygularım beni zehirliyor. Bunları sana yazdıkça senin bana dönmeyeceğin daha da şekilleniyor kafamda.
Ama belki de bunu istiyorum. Dönerken bunları okuduğun için dönmeni istemiyorum.
Bunları sana bana dönmen için yazmıyorum.
İçtiklermi, bana neden dönmüyor diyererk içmiyorum.
Farkettim ki, benim derdim kendimle.
Bunlar benim düşüncelerim, duygularım ve sadece kendimi rahatlatıyorum.
Olmayan bir aşkın, yok olmayan bir acısı içimdeki…
Olgun bir kafanın, çocukca düşünmesinin irritasyonu bendeki…
Sonra bir an geliyor…
Ne acı, ne ağrılar gördü bu kalp diyor,
bırakıyorum kalemi, defteri…
Sapanca Günlükleri – 1
0Cuma günü bütün gün “Thank God, it’s Friday” diye ona buna mail atıp artık bitsin diye beklerken komaya girecektim çünkü geçmiyordu gün. Bir hafta öncesinden Mert ile konuşmuştuk A. ve K.’nin de geleceği kesindi. Bir de bizim T.’nin gelmesi lazımdı onu da Cuma öğlenden arayınca ekip tamamlandı. Aslında biz Emir ile C.’nin de gelmesini istiyorduk da yalan oldular onlar. Belliydi zaten, oraya gittin mi bir kerede gitmek lazım abi. Neyse, canları sağolsun sonuçta bu yazının adı boşu boşuna “- 1″ konulmadı. Bunun serisi yıl içinde devam edecektir elbet.
Akşam 20:30 sularında A. ve Mert geldiler beni almaya o sırada T.’yi de yoldan kaptık ve KBK’dan çıktık yola. İzmit’te Yahyakaptan’dan hooop K.’yi alıp, bir de Mert ile K.’nin üniversite okurken kaldıkları evleri görmemiz de güzeldi. Onlar için anı oldu, bizim için bir şey farketmedi. Bu arada biralarımızı da bu adamların mahallesindeki (eski diyelim aslında) Tekel Bayii’nden aldık. Kasanın parasını da geçirdi herif. Çok çakal lan bu esnaf.
Neyse İzmit’ten de çıktık yola. Zaten az birşey kalmıştı, Sapanca/Arifiye’den huop içeri dalar dalmaz önce sola yöneldik ki Küçük Ev’den etlerimizi alalım, zira ben sadece üç kaşık pilav yememe rağmen açtım. Mert, K. ve A. geberiyordu sefil bir şekilde açlıktan. Bu arada Küçük Ev, “Küçük Evim” olmuş. Galiba sahiplerinden biri öbürünün hissesini almış, iyice sahiplenmiş gibi iğrenç bir espri de çıkmadı değil. Evet, ben yaptım bunu da. Neyse etleri filan aldıktan sonra eve yöneldik. Biraz düzeltmece vs. T. mangal yakma uzmanı olduğundan hemen yaktı. Mangalbaşı tabii ki bendim. K. efsane salatasını hazırladı, etler pişti rakılar açıldı. Müzği de açtık mı şöyle “Agora Meyhanesi”.. Ooh değmeyin keyfimize. Bu arada bir ara kafa güzel olunca bir video çektik öbür gün altıma yaptım gülmekten. Berksan – Tıpış Tıpış ile dansettik. Evet, oldu böyle bir hata.
2. büyük yeşil Efe’de bitince kırılmaya başladık günün yorgunluğu da var tabi, biraz damara girdik sonra ama etkisinden kurtulup haydi göl kenarına dedik. Herkes birer Efes Extra açtı yürümeye başladık. T. düştü ve sonra kolum acıyor demeye başladı. Üstüme zıplamak isterken kaçmam ile onu böylece etkisiz hale getirdim de diyebilirim. Gölde iskelede takılırken çok üşüdüğümüz için dönelim dedik. Hayvan gibi soğuktu ya. Neyse, dönerken arkamı bir baktım T. yok. Nerede ulan bu herif, dedim meğerse yan bahçeye düşmüş. Aradaki çalılıklardan gözükmüyor. Oraya hala nasıl düştü anlamadım ama o sırada komaya girdiğimizden bir iki dakika yardım edemedik. Sonra oradan bir abi çıktı nörrüonuz tarzı bağırdı biz de siktir çektik. Galiba o sırada Mert gidip barış elçiliği yaptı biraz flu oralar. Sonra eve geldik şömineyi yaktık başında Buddha Bar açtık huzur bulalım derken zaten T. direk sızdı. Biz de aynı şekil sızdığımızdan yattık. Sabah Mert ile ben erken kalkıp biraz balkonu temizledik sonra Sapanca’ya alışverişe gittik. Dönüp efsane bir kahvaltı arkasında aslında Mert’in babasının üniversite arkadaşı olan komşular da geldiğinden usluyduk zaten. Komik diyaloglar da iki bahçe arasından uçuşmadı değil.
Amca: Bir isteğiniz var mı gençler?
Mert: Yok herşeyimiz tamam alkol vs.
Amca: Esrar filan? Yoksa verelim?
Mert: Biz artık o kadar hafif takılmıyoruz ya, eroini getirdik ama şırıngaları unutmuşuz! ![]()
Amca: Ondan verelim o zaman.
Teyze: Neredelermiş?
(Bu aslında Mert’in ebeveynleri için sorulan bir laftı.)
Arif: Şırıngalar mı?
Kopuş…
Her neyse, sonra yaklaşık olarak saat 14:00′dan 19:00′a kadar yere 10 derece eğimle paralel şezlong üstünde bir elimde bira ile yattım. Sadece müzik değiştirmeye veya başka bir bir almak için ayağa kalkmam günü en aktivite dolu(!) anlarıydı benim için. O sırada Mert’ler iki kere İzmit’e gidip geldiler. Sonra bir de üstüne K. ile tenis oynadılar ama biz yine de bira içtik. K’nin motoru bozması onun için büyük sıkıntı yaratsa da bize fazla etkisi olmadı. Allahtan.
Akşam yine mangal yaktık. Bu sefer alkol fazla almayalım abi yeter dediğimizden Cola’ya abandık. Yemek sonrası huzur doluydu. Pink Floyd dinlerken (galiba Echoes şarkısında) önce Ahmet’in kafasının üstünden “Martı geçti ulan” demesi -ki bir tarafı duvar, üstü kapalı bir veranda oturuyor olmamız bunu imkansız kılıyor- ve T.’nin bununla yaklaşık 5 dakika taşak geçmesi komikti. Bununla bitmedi yaklaşık bi 25 dakika sonra Pink Floyd’un Animals albümünden Dogs çalarken, abi o siyah köpek etlerin kokusunu mu duydu? demesi bütün karizmasını çizdirdi T.’nin. Talihsizliği önceki taşak geçmesiydi tabii ki. Sonra hakikaten baya güldük. Hatta ben bir ara işesem mi diye düşündüm. Ama yoktu. Denemedim değil…
Akşam da sızdık. Gece iğrenç bir rüya ardından uyanır uyanmaz bira açtım. Çok canım sıkılmıştı ama rüyalarımı hatırlamıyorum. Mert uyanıp beni görünce verandada “Kendine yine mi işkence ediyorsun ulan?” dedi. Sonra A. ile Sapanca’ya inip nevale aldık. O sırada 54 plaka C3 içindeki manitaları kovaladık biraz. Kovalarken bir anda RayBan takıp havalara girmemiz çok apaçiydi. Ne amaçlaysa… Sonra DiaSA’dan alışveriş yaparken kasada bir abi girdi. A.da gözlük + şort, bende gözlük + eşofman; adam kasiyere bisikletçi mi bunlar, dedi, biz tip tip baktık adama, bisikletçilerse dövelim mi dedi adam. Ben tam noluyo derken herifin pis pis sırıttığını ve alkollü olduğunu farkettik, boşver siktir et, dedik zaten o sırada adam Tuborg’ların olduğu dolaba gitti. Bu arada Sapanca’da bisiklet sürmek tehlikeliymiş onu da kavradık.
Kahvaltıda bu sefer sucukla yumurtayı ayrı yaptık. K. yumurta yiyemedi çünkü. Kahvaltı sonrası yine biralar açıldı vs… Biraz şöyle huzur dolu oturuş ve güneşlenmeden sonra, evi toparladık, son bir kez daha işedik ve yola çıktık. K. yi yine İzmit otogarına bıraktık, çakma dövmeli kız ile taşak geçtik ve sonra evlerimize döndük…
Sapanca da böyleydi bu haftasonu işte…
| Tatil Şehitleri | Tatil Soundtrack’i |
|
Tatilin soundtracki de aşağıdaki gibiydi:
Bonus CD:
|

Biraz Radiohead Biraz Led Zeppelin’sin
0Sade çalıyor önce günlerce hayatımın gerisinde, No Ordinary Love diye sakin sakin. Üzülüyorum kafam karşıyor inanmıyorum olanlara. Sonra Arctic Monkeys giriyor devreye yavaş yavaş. Do me a favour dinliyorum durmadan istesemde istemesemde son kısım tekrara alınmış durmadan;
and to tear apart the ties that bind
perhaps fuck off might be too kind
Ve sonra sakinleşiyor hayat, yalnızım artık huzurlu gibi, Pink Floyd ele geçiriyor beynimi. Sabah erken kalkıyorum servise biniyorum, işe gidiyorum bedensel olarak ama kafam çok uzaklara gidiyor. Marooned yada High Hopes oluyor heran kafamda dönen.Atom Heart Mother yiyiyor beynimi için için. Taksiye binipte KralFm’e maruz kalarak görülebilecek bir işkence türü bu aslında. Kaldırmıyor bünye doğal olarak. İsyan ediyor o da. Sonra yavaş yavaş Led Zeppelin geliyor, bende anlamıyorum nasıl yerleşiyor arka plana. Artık o çalıyor hep. Achilles last stand, All my love oluyor gerçeklik. Aslında hep kafamda birileri bişeyler varda şarkılarda bunları destekliyor sürekli gibi. Bu Birileri kendilerini bilmiyor bende kendimi bilmiyorum zaten kayboluyorum şarkılar kandırmacalar arasında. Sonra bahar oluyor yavaş yavaş, bakıyorum ilk Sade çalmaya başlayalı 1 sene olmuş, yaşlanmışım biraz daha aşk bitmiş, olmamış, kaçan kaçmış. Bende de sigortalar atıyor birer birer. Kaybediyorum Arka plan müziğimi biranda…
İşte çok yanılıyorum bitti sanarken.Çünkü olmaması gereken oluyor yılların dostu Thom Yorke ayıp ediyor. Ele geçiriyor Müziğimi. Hiç dinlemediğim dinlemeyi düşünmediğim şarkılarıyla. Bir gece sabaha doğru True Love Waits‘le sıçıyor ağzıma, acımadan. Bir hafta sonra Videotape geliyor. Hayat kaldırması sor bir işkenceye dönüyor. Arada
idioteque dinliyorum ki uyanabiliyim ertesi sabah.
Bir mektup buluyorum sonra odamı toplarken, elim titriyor. Alkole ulaşana kadar başlıyo Led Zeppelin sanki orda hazır bekliyomuş gibi; D’yer maker…
when i read the letter you wrote,
it made me mad mad mad…
Yaz gelmek üzere, hava ısınıyor, spora vermişim kendimi…Eğer olurda nefesim kesilirse yorulursam gaz olsun diye Killers açıyorum Ipod’dan.Somebody Told Me, gülümsetiyor beni. 4km daha koşuyorum o zevkle;
well somebody told me
you had a boyfriend
who looks like a girlfriend
that i had in february of last year
Sonunda yaz geliyor. Güneş açıyor, işten ayrılıyorum, sınavlar geçiyor. Tatil gerekiyor diyorum, hayatımın tatiline çıkıyorum. Ama Ipod’umu alırken yanıma dikkatliyim artık, playlistleri gözden geçiriyorum. Olurda son bi seneki şarkılarım beni yakalarsa diye korkuyorum.
Korktuğum başıma gelmiyor, yaz eğlenceli bir Beatles shuffle playlist’i olarak geçiyor. Beatles‘a şaşırıyorum ortaokul hazırlıktan beri seviyorum sizi diyorum, şu hayatta en vefalı siz çıktınız, affedin beni ben sizi unuttum, siz neler yaptınız büyük adammışsınız! McCartney “estagfrullah abi, işimiz bu” diyor, Lennon biraz daha artist, “Aslanım bi daha olmasın” diye tersliyor.
Eve dönüyorum, yerleşiyorum 3 ay geçmiş tatile çıkalı, zannediyorum hayatım değişti. Pink Floyd, Led Zeppelin unuttu beni. Ama iş öyle değil. Hala çalıyorlar arada, esiyorlar. Tek fark artık eskisi gibi sesi açık değil o kadar.Anlamları değişmiş, yozlaşmış. Çoğunu eğlenerek, hissetmeden dinleyebilir hale gelmişim. Dikkat ediyorum ama Videotape’e alerjim devam ediyor hala. Thom York’u görürsem 2 çift lafım var, biliyorum.
Ve tüm bunlardan sonra bir şarkının sözleri çok şey ifade ediyor bana. Oasis çalıyor; Cigarettes & Alcohol…
is it my imagination
or have i finally found something worth living for?
i was looking for some action
but all i found was cigarettes and alcohol
Bir de şiir kalıyor geriye, birene yazmışım, o bilmiyor kendini. Eminim ki bir başkasıda ona yazmışım sanıyor kafasında kendince. Ve biliyorum ki 3. biri de bana yazmış olsa keşke diyor. Bense ayıramıyorum 1 mi 3 mü diye?
Biraz radiohead biraz Led Zeppelinsin
Biraz hayal biraz abartım, biraz uzaksın
Sözlerini anlamadıkça sorun olmayan, eğlendiren
Dinledikçe sözlerini ağlatan bir şarkısın
Sessiz, sakin, suçsuz,habersiz, kafamdasın
Yalanlarıma neden, itiraflarıma sebebsin
Tekrara alınmış, alındığı unutulmuş, saatlerce çalmış bi şarkıdasın
Ve başka bi şarkıdan çıkana kadar çalacaksın
Çalışmıyor kafam o kadar yorgunluktan sonra. 2007 mayısta Sade ile çalmaya başlayan arkaplan müziğim, 2009 şubatta bitiyor sonunda. Paul Simon Söylüyor sakince, Sound of Silence;
“fools” said i, “you do not know
silence like a cancer grows.
hear my words that i might teach you,
take my arms that i might reach you.”
but my words like silent raindrops fell,
and echoed
in the wells of silence..
Not : Akıllı adam Caz dinler!
Hala..
Çok çok geç olduktan sonra bile
Hala,
Ara ara, durmadan,
Unuttuğumda gerçeği
İyi niyetin sınırında
Hala,
Hissediyorum
Nefret ettiğimi,
Sevmediğimi,
İstemediğimi
Herşeyi
Görmeyebilirim,
Vedam olmadı, yok
Herşey yerli yerinde
Herşey benle ilgili
Kapatıyım gözlerimi
Ağlayayım 6 yıl
Sahte sahte güleyim
Yada unutayım
Ama hala,
Açtığımda gözlerimi
Geceden,
Sakinlik eziyor beni
Sensizlik gülümsetiyor
Ama çektiğimde kendimi düşünceden,
Huzur bulamıyor beni..
Bilmiyorum tamam hiçbirşeyi
İnandırıcı deilim tamam..
Ama sikiyim,
Hiçbişey senle alakalı değil,
Hiçbişey onla alakalı deil,
Sadece,
Hala,
Anlam karmaşası herşey..
Ve ben melek gibi çocuktum eskiden,
Şimdi değiştim..
04.05.08 bugün ve istanbulda ben
tek bir şey hissediyorum gerisi için
Sakinim
Hala,….
Bitmesi lazım ama durmuyor,
İyi günlerde yazılmış acı
Kötü gündeki sevinçle içiçe
Bunlar güzel günler..
Yaşanacak günler…
Aslında yaşayasım olmazdı,
Tek cezbeden merak
Ben kimim?
Cennetim olmadı benim,
Şeytana kozum yok,
Tüm bunları videokasedime kaydetsem bile
İlgilenen olmıycak
İzleyen olmıycak
O son geldiğinde
Anlamsız olacak kayıtlarım
Hatırladıklarım
Sevaplarım
Ya günahlarım?
Thom hesabları karıştırıyor
İkiyle ikiyi toplayıp 5 bulurken
Ölmeye razı kaybedince, 4 e razı olamıyınca
Ama günahtan korkmazki insan..
Ölmeye razı olmakla, son vermek farklı mı?
Hala
Genede
Mefisto yada tanrı
Beni unutmuş yada unutmamış olsada,
Gözlerim kapalı görüyor,
Kalbim ritimsiz atıyor
Ellerim artık titremiyor
Heyecan eski bir alışkanlık oluyor
Huzursuz sakinliğim ve ben,
Geri kalan, geriye kalan
Anlam aramayan
Varlığımın absürdlüğüne sığınınan
Hoşçakal yada gülegüle diyemeyen bir ben
Farkediyorum “güzel günlerim bunlar benim”
Eskiden yazdığım gibi
Ölüyoduk biz,
Uzun sürdü
Sonunda oldu
Benim yarattığım kızla,
Ben olmayan bi ben arasında
Sevgi olduğunun şüphesi
Herhangibir zamanda
Tükenmişliğimin hayalleri
Bana neyin hükmedeceğini
Bu kadar ii bilirken
Yalanların yanlışların şiiri
Sevgimle aşkımın yanılsaması..
Ve
Uzaklaşırken herşeyden
Merkezimsen eğer,
Yaklaştığım ne olabilir ki!
Öyle yada böyle
Yaşanmışlık içinde
Yeni bişey yaşanamaz
Tek soru:
Anlatılacak hikayem mi olsun?
Yada
Anlatılcak hikaye mi olayım?
Klişe kalp kırığımın içinde
Kendimi özel hissetmek
Ağlayamayacak kadar
Durumu kavrayamamam
Hepsi benzer
Ve biliyo musun yüzünü hatırlamadığım kız,
Sana değmezmiş, konu başlığı ben
Yüzünü unutamadığım biri olmanı tercih ederdim
Yada daha az basit olmanı
Hiç tanışmamış olmayı,
Olmamış olmanı!
Videokasetimde yerin olmasa
Kaydım olmasa,
Ben olmasam
Gerçekler olmasa,
Hayal kuramasam
Çok anlamlı olucak herşey
Gitmeden önce ama,
Biraz daha videotape,
Biraz daha true love waits dinliycem
Biraz daha koşucam,
Bi kere daha aşık olucam
Bi daha pink floyd dinlemiycem
Radiohead.i lanetliycem..
Hepsinden sonra,
En sevdiğim şey,
İçinde sen olmaması olucak
Tüm bunların..
Ama ben bilemiycem
Sonra gidicem, yok olucam tamamen,
İşte tüm bunlardan sonra ölücem
Ölmeden önce belki 1 saniye seni düşünücem
O zmanki huzurumla;
sadece tek bir söz
Tek bir laf
Tek bir düşünce
Yeticek, hatta bunu yazmamın bile yerine geçicek..
Tek bir laf
Tek bir düşünce
“Sen kimsin?”
Belkide benim vedam bu..
Aslında
Belkide
Sadece yoruldum…
Kötü bir başlangıç?
1
Image by Ben Northern via Flickr Aslında blog’uma daha güzel bir haber le başlamak isterdim ama kısmet böyleymiş. Keşke ilk post’u dün yazsaydım diye düşündüm ama olmadı bir türlü. Hakikaten kısmet böyleymiş.
Kötü ile kastın ne diye sorarsanız sabahleyin arkadaşım masama gelip “Oğlum, okudun mu?” diye sordu. Ben de dalmış bir şekilde ekranda sunum hazırlarken “Neyi?” dedim. Şu ana kadar hala ekrandaydı gözlerim fakat dün bütün gün Pink Floyd‘u anarken bu haberi bugün alacağımı hiç düşünmemiştim.
Evet, bazılarınız şimdi anlamış olabilir neden bahsettiğimi…
Richard Wright, 65 yşaında hangi form olduğu belirtilmeyen kanserden dün vefat etmiş.
Ağzımdan çıkan laf, uzun süredir dinlememiş olduğumu farkettiğim ve dün bütün gün bunun açlığıyla adamlar hakkında muhabbet yapıp 4-5 albümünü bir günde dinlediğim Pink Floyd’un yegane kurucularından birine “nazar değdirdik ulan!” oldu.
Buradan söyleyeceğimiz yegane şey bundan sonra, “Başımız sağolsun” ve “Rest In Peace, Richard!” olur herhalde…
![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=cbe10050-abc4-4d8a-94b5-60f5fe225004)