Posts tagged moleskine
Moleskine Defterleri
0En sevdiğimiz, canımız ciğerimiz, kırtasiyelerin şahı… Moleskinelerin neden bu kadar iyi olduğunu aşağıdaki video anlatıyor gibi.
İzleyelim:
Moleskine iPhone ve iPad kılıfları
3Al işte. Bunu da mı yapacaktınız? Hayır tamam, hastalığımızı biliyorsunuz da adamı tam kalbinden de vurmak da nedir yahu?
Moleskine, iPad ve iPhone için özel kılıflar üretmiş.

Aynen kendine münhasır olan kapaklarıyla benzerlik gösteren kılıflar şimdilik sadece İtalya’da satılmasına rağmen, amazon.
Detour sergisi
6
- Image via Wikipedia
Moleskine‘ciler buraya!
22 Mayıs’da Detour sergisi İstanbul’da olacak. santralistanbul’da 21 Haziran’a kadar sergilenecek olan bir sürü ünlünün yaklaşık 50 adet olan Moleskine’lerini bizzat karıştırma olanağına sahip olacağız.
Bu Moleskine’lerin bir sonraki durağı da Tokyo olacakmış.
Birgün benim Moleskine not defterlerim de belki Detour’da bulunurlar kim bilebilir ki…
Ben bu sergiye kesin gideceğim, başka giden var mı?

Zamanla değişiyor herhalde her şey
0Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sana yazılanlar da belki. Sana özeller hep bende. Saklıyorum onları. Sadece sen göresin diye. Peki, neden bunlar burada? diye sorarsın bunun üstüne. Öyle işte, burası benim mabedim. Utandığımdan olsa, burada olmaz. Utandırmak istesem, zaten yapamam. Utangacım ki zaten. Bunlar reklam da değil. Reklam olsa zengin olmuştum ya…
Sana yazılanlar… Evet…
Değişiyor görüyorsun belki. Eskisi gibi yazamıyorum senin için. Heyecan gitti belki de. Ya da artık kabuk bağlarken sen de altında mı kalıyorsun diye soruyorum kendime hemen kandırırcasına… Hayır… Hayır… Yok öyle bir şey… Sadece… Temkinliyim biraz daha. Ya da artık seni kendime daha çok saklıyorum.
Söndürmek için en iyi yol üstüne toprak atmaktır ateşin. Toprak bedenimse, bırak içimde yan sen.
İnanmadığını biliyorum. Buradaki hiç bir kelimeye hem de. Önemli değil ki… Birkaç saat önce yazdığım gibi, bazen yeni bir başlangıç gerek ama şu ana kadarkilerin de doğru olduğunu anlamak vs… Öyle işte… Bunların burada durmayacağını, seni görsem, biliyorum. Hepsi yüzüne yüzüne gelecek. Ondan sonrası da senin. İster al onları geri çal kafama, ister tut sen de içinde büyüt.
Artık sana güzel bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. İstemiyorum fazla. Çünkü daha fazlasına ulaşamıyorum. Arada gelirse de işte, bir of çekiyor geçiyorum…
“Ben aptalım!”
Bu şekilde çok başladım seni anlatmaya en yakın arkadaşlarıma. Bunun iç acıtması nasıl bilir misin? Çok değişik… Bir an yanımdasın, bir sonrakinde çok uzakta… Aptal mıyım? Hayır. Boşlukta mıydım? Evet. Şanssız mıydım? İki yönlü. Seni tanıdım, büyük şans; zamanlama ve dengeler, büyük şanssızlık…
Herşeyi bıraktım… Sadece, bir an olsun sana artık eskisi gibi bakamadığımı farkediyorum. Gözden uzaklıkla alakası? Çok… Görsem ne yaparım? Aklıma bile getiresim yok. Seninleyken nasıl eğleniyorsam, bir o kadar eğleniyorum sensiz… Ama her yazıda bir cümle ile geçiştirdiğim “bir şeyler eksik” kalıbını çıkartıp atamıyorum. Nereye gitsem sen oluyorsun bir şekilde.
Sıkılıyorum sonra bundan. Artık sana bir şey yazamıyorum. Boşa satır harcamak olarak bakasım geliyor. Sonra bir bakmışım, bir Moleskine daha alıyorum. Nasıl oluyor? Bilmiyorum.
Kurtarıcı demişim ya. Kelime haznem genişlemedi. Ona daha fazla anlam yüklüyorum artık. Sana o gözle “bakarken”, “birtanem”i göresim var çünkü. Vardı da hep. Ama anlam yükleme sorunlarımdan, kalbim “mavi ekran” çıkartmış o ara hep. Çaktım formatı…
Artık sana birşeyler yazasım gelmiyor. Her yazışımda sana daha yakınlaştığımı zannedip, tam tersini yaşıyorum.
Gelmiyor sana yazasım içimden. Seninle geçirdiğim iki ayı kelimelere döktüm zaten bir not defterine, daha fazlası olmuyor.
Artık sana birşey yazasım gelmiyor. Herkes gibi ben de çekiniyorum düşüncelerden.
“Şımartma, üstüne gitme, bırak o gelsin, gelmezse zaten seni sallamıyordur, keşke onu yapmsaydın, bunu etmeseydin…” Eeeh! Yeter!
Bunlar seni pohpohlamak mı? Üstüne mi gelmek? Seni korkutmak mı? İrrite mi olunuyor?
Ne derse desinler, ne dersen de…
Bunlar…
Sadece yalan. Birazcık dürüstçe ve safça yaklaşıp, taktiklerden uzak ne hissetiysem onu yansıtmam ise asıl gerçek; ben zaten öyle bir şey istemiyorum.
Şimdi dur düşün…
Bu yazıyı okuyorsan eğer, ben sana nasıl yazamıyorum? Seni nasıl sevmiyorum? Seni nasıl düşünmüyorum? Senden nasıl nefret edebilirim?!
Senden kendimi korumak için nasıl acayip davranışlar gösterip, göstere göstere yalancıktan cümlelerle gerçekleri nasıl inkar ediyorum?
Biraz düşün…
Benim seni her gün düşündüğümün sadece milyonda biri bile yeter…
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Bendeki “sen” dışında.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Ben dahil.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sendeki “ben”… Meçhul.
Çekmecedeki mektuplar
0Damien yine kanıma giriyor. Akustik beyin dalgalarımı patlatıyor. “I Remember” çalıyor.
I wanna hear what you have to say about me
Hear if you’re gonna live without me
I wanna hear what you want
I remember december
And I wanna hear what you have to say about me
Hear if you’re gonna live without me
I wanna hear what you want
What the hell do you want?
İstiyorum. Çok istiyorum. Konuşmak istiyorum. Kendimi anlatmak. Öncelikle dinlemek. Hep konuştuğumdan artık ne konuştuğumu da bilmiyorum. Ama asıl konuşmak istediklerim farklı belk i de. Elaleme söylediklerimin yarısı, işe yararsa, ben ona sadece onları söylemek istiyorum. Çok canım sıkılıyor. Açıyorum Moleskine’mi yardırıyorum resmen. Kalemler, kağıtlar bitiyor artık. Dayanmıyor. Eee, her yer Q10, Notepad, MS Word gibi değil ki… Çok var kendime sakladığım mektup. Düşünce. His. Düşünceler çok, hizler az. Az kaldılar ya. Depoluyorum. Çok var mektuplar… Bayağı öncesinden kalmışlar var. Bu mektupları ne yapsam bilmiyorum. Gitmesi lazım. Ya olması gereken ellere ya çöpe. Çöpe atamam. Atmayacağım. Demek ki o ellerin bu mektuplara dokunması satır satır o parmakların izlemesi lazım bu duyguları. Bunu istiyorum. Fazla bir şey değil. Beklentiden öte birşey bu. Bunlar boşa gitmeyecek kadar saf ve doğru. Artık öyle. Anladım. Hem de çok… Anlaşılmasını da istiyorum. Hem de en ama en çok…
Okuyanın hayatımda olmasını istiyorum.
Fazla birşey değil…
Viyana Notları: Bira, Moleskine & iPod
0İşte hayat bu!
Bira, Moleskine ve iPod…
Uçakta; gün doğmuş ve pencereden içeri süzülen masum bir gün ışığı.
iPod’da Beatles…
“Love, love me do…”
Ah, o sırada şarkı değişti.
Benim de hayatım, hayata bakış açım değişiyor.
Şu bulutlara bak!
Ne zaman uçağa binsem ilkmiş gibi heyecanlanıyorum bu bulutları görünce. Tatlı bir heyecan…
Bana saflığı hatırlatıyorlar. Hem de yoğun bir şekilde…
Bana beni ve seni hatırlatıyorlar…
Ağlardık bazen bulutlar gibi sağanak sağanak… Bazen de gülerdik geçerdik bütün gökyüzünü yarıp. Bazı bazı sinirlenirdik de birbirimize çığırırdık gök gürlercesine.
Ama İstanbul’umun havası gibiydik… Hepsi gelir, geçerdi…
Moralimiz bozuk olurdu ya senin ya benim kafam taktığım birşeyden dolayı; bütün gün boyu parçalı bulutluyduk… ve şimdi…
SONSUZ KARANLIK!
