arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘Mangal’

Sapanca Günlükleri – 2

Çarşamba, 06 May 2009 Arif yorum yok

img_1996Eveet, Sapanca günlüklerimizin ikinci ayağında Perşembe akşamından başlayıp Pazar akşamına uzanan bir zaman dilimini alacağız bu sefer yazıya.  Geçmeyen bir haftanın son günü olan Perşembe 1 Mayıs’ın tatilinin kesinleşmesiyle Sapanca’ya gidilecek gün olarak belirlenmişti. Herkesin işten eve dönmesiyle hazırlıklar başladı, telefonlaşıldı ve ayarlandı.
20:30 sularında T., C. ile C.’yi alıp KBK’ya geldi. Bu arada iki C olduğunu farkettim, hatta ileride 3 C olacak. Bunları nasıl ayırayım… Tamam biri CD, diğeri Elektro, öbürü de CA olsun.
Neyse, CD önde oturuyordu biz 3 ayı arkaya sıkıştık neyse ki. Elektro tabii ki teçhizat tam takırdı, iPod’u da taktık teybe o kasetli kablolu acayip bağlantı aletiyle başladık dinlemeye. Ben yne oğullarımızı getirmiştim. Bir Bacardi Apple, bir adet de Martini. Elektro ile CD’den de vakfa yine bir Martini ile bir şişe viskinin yarı kalanı bağışlanmıştı daha yola çıkarken.

Yolda fazla bir aksiyon olmuyor gerçi yemek yemediğimiz için McDonalds’da durduk, hani o üstgeçit gibi olan yerde. Dünyanın en yavaş McDonalds’ı olduğu için tırstık ama bu sefer o kadar da değildi ya da artık biz takmıyorduk. Ama bu konuda baya taşak geçtik. gnctrkcll’li olmak da bir ayrıcalık tabi. Ben değilim ama olanları seviyorum. Neyse, en son Sapanca’da Tekel’den ımızın sürdürülebilirliği için gerekli malzemeleri aldık ve eve yöneldik. Gece iyi içtik bir güzel, genel olarak ve yorgunluk vardı zaten. CD şömineyi yakamadı. Odun ıslakmış ondan. Biz de yedik bu bahaneyi(!)

İkinci günün sabahı, uyanınca hemen güzel bir kahve yaptık. Ben erken uyandığım için bilgisayarımdan 4-4′lük o efsane Liverpool-Arsenal maçını izledim öncesinde. Sucuklu yumurta filan klasik kavaltı menüsü yine alles inklusiv olarak yerindeydi ki öncesinde zaten TSH’le gittik bir alışveriş yaptık. Dönerken de CA’lar TSH’lerde olduğundan onlara gidip önceki haftadan kalan biraları vs. aldık. Bizimdi onlar. Bizim olacaktı hep. Ki oldu. Bahçede demlenip ypatık biraz. Boş boş oturuyorduk ve içiyorduk ki E. geldi. Hem de topla! Obaaaa!

Sonrasında mal bir oturuş oldu aslında fazla bir şey yapmadık. T. o efsane sözü söyleyerek tatile damgasını vurdu: “Çeşke her … MSN’e girse!” Baya faşo bir laftı ama komikti, sansürlemem gerekti pardon. Çeşke kelimesinin Keşke olduğunu sonradan anladık daha da güldük. 3 gün bu lafın üstüne milyonlarca esprinin gelmesi de bekleniliyordu, oldu da. Akşam mangal yapacaktık, CD ile gittik birsürü şey aldık. Mangalı da oturttuk bir köşeye oooh mis gibi yedik yine. Ben baya yedim çok da içemedim üstüne zira. Sonra malak gibi film izledik, dışarıda oturmaya hava elverişli değildi ama yanlış hatırlamıyorsam 4 film filan izlendi. Herkes teker teker sızdığından (bunlardan biri benim) en son filmi CD ile TSH bitirdi galiba.

Sabah yine en erken ben uyandım. Bu sefer de Slumdog Millionare filmini açtım izledim ki o sırada CD uyandı, battaniyelerle ve kahve ile bana eşlik etti. Film bitene kadar herkes uyanmıştı, yine bir kahvaltı patlattık güzelcene. Sonrasında aslında Tabu oynayasımız vardı ama salla dedik, zaten biraz da geç uyanmıştık, göl kenarına gidip içtik.img_2006 Ben hala mangal kokuyordum. Biralarımız içtik, bir iki barfiks ve şınav çektik nedense, geri döndük. Orada bol resmimiz de var. Yine akşam yemeği hazırlıklarına başladık. O sırada şömineler yakıldı, mangal bir kez daha. Çok güzel mızı içtik, oooh mis- yine. Sonra Bir baktık, CA geldi. Daha doğrusu, TSH onu aldı getirdi. Bize de bir sürpriz yaptı, çok sevindik. Bu arada sağlam da içiyorduk hani. Dansettik baya. T. coştu zaten. Sonra ben sızdım. Yerde. Şömine önünde. Uyandığımda ımda ilk defa 9 bardak su içtim ve hala belim ağrıyor. Sonra ben, CD ve TSH sabah 07:30′a kadar dünyayı ve ilişkileri kurtardık. Akşam TSH ile CD’nin gidip bulma çabaları da boşa gitti, kapalıymış her yer. En son sabah 07:^0′da yerde yarım kalan biraları CD fırtlıyordu, ben baymıştım artık.

Az biraz uykudan sonra son sabah ne lık almaya gidecek, ne hazırlayacak takat vardı zira öğleden sonra ayrılcaaktık. Güneş açtı, biz de masayı ve sandalyeleri bahçeye attık, oturduk. Abur cubur ile geçiştirdik… Bu arada benim bir önceki günden kalan soğuk kuzu şişi dürüm yapmam sükse yarattı. Çok da güzeldi ne var ki bunda?

Biraz daha top oynadık. img_2087T. ‘nin CA’dan daha az dizinde top sektirmesi ilginç bir anekdottu. Aslında kendisi çok iyi top oynar. Anlamadık, tesadüftü herhalde(!)

Sonra bir saat süren bir temizlik sonrası, yola çıktık ve tekrar yuvalarımıza dağıldık… Yine güzel bir haftasonu, yine , yine eğlenceydi Sapanca… Tekrar gideceğimiz günü iple çekiyoruz! Bakalım günlüğün öbür sayfası nasıl dolacak!..

Sapanca Günlükleri – 1

Pazartesi, 20 Nis 2009 Arif yorum yok

Cuma günü bütün gün “Thank God, it’s Friday” diye ona buna mail atıp artık bitsin diye beklerken komaya girecektim çünkü geçmiyordu gün. Bir hafta öncesinden Mert ile konuşmuştuk A. ve K.’nin de geleceği kesindi. Bir de bizim T.’nin gelmesi lazımdı onu da Cuma öğlenden arayınca ekip tamamlandı. Aslında biz Emir ile C.’nin de gelmesini istiyorduk da yalan oldular onlar. Belliydi zaten, oraya gittin mi bir kerede gitmek lazım abi. Neyse, canları sağolsun sonuçta bu yazının adı boşu boşuna “- 1″ konulmadı. Bunun serisi yıl içinde devam edecektir elbet.

Akşam 20:30 sularında A. ve Mert geldiler beni almaya o sırada T.’yi de yoldan kaptık ve KBK’dan çıktık yola. İzmit’te Yahyakaptan’dan hooop K.’yi alıp, bir de Mert ile K.’nin üniversite okurken kaldıkları evleri görmemiz de güzeldi. Onlar için anı oldu, bizim için bir şey farketmedi. Bu arada biralarımızı da bu adamların mahallesindeki (eski diyelim aslında) Tekel Bayii’nden aldık. Kasanın parasını da geçirdi herif. Çok çakal lan bu esnaf.

Neyse İzmit’ten de çıktık yola. Zaten az birşey kalmıştı, Sapanca/Arifiye’den huop içeri dalar dalmaz önce sola yöneldik ki Küçük Ev’den etlerimizi alalım, zira ben sadece üç kaşık pilav yememe rağmen açtım. Mert, K. ve A. geberiyordu sefil bir şekilde açlıktan. Bu arada Küçük Ev, “Küçük Evim” olmuş. Galiba sahiplerinden biri öbürünün hissesini almış, iyice sahiplenmiş gibi iğrenç bir espri de çıkmadı değil. Evet, ben yaptım bunu da. Neyse etleri filan aldıktan sonra eve yöneldik. Biraz düzeltmece vs. T. mangal yakma uzmanı olduğundan hemen yaktı. Mangalbaşı tabii ki bendim. K. efsane salatasını hazırladı, etler pişti lar açıldı. Müzği de açtık mı şöyle “Agora Meyhanesi”.. Ooh değmeyin keyfimize. Bu arada bir ara kafa güzel olunca bir video çektik öbür gün altıma yaptım gülmekten. Berksan – Tıpış Tıpış ile dansettik. Evet, oldu böyle bir hata.

2. büyük yeşil Efe’de bitince kırılmaya başladık günün yorgunluğu da var tabi, biraz damara girdik sonra ama etkisinden kurtulup haydi göl kenarına dedik. Herkes birer Efes Extra açtı yürümeye başladık. T. düştü ve sonra kolum acıyor demeye başladı. Üstüme zıplamak isterken kaçmam ile onu böylece etkisiz hale getirdim de diyebilirim. Gölde iskelede takılırken çok üşüdüğümüz için dönelim dedik. Hayvan gibi soğuktu ya. Neyse, dönerken arkamı bir baktım T. yok. Nerede ulan bu herif, dedim meğerse yan bahçeye düşmüş. Aradaki çalılıklardan gözükmüyor. Oraya hala nasıl düştü anlamadım ama o sırada komaya girdiğimizden bir iki dakika yardım edemedik. Sonra oradan bir abi çıktı nörrüonuz tarzı bağırdı biz de siktir çektik. Galiba o sırada Mert gidip barış elçiliği yaptı biraz flu oralar. Sonra eve geldik şömineyi yaktık başında Buddha Bar açtık bulalım derken zaten T. direk sızdı. Biz de aynı şekil sızdığımızdan yattık. Sabah Mert ile ben erken kalkıp biraz balkonu temizledik sonra Sapanca’ya alışverişe gittik. Dönüp efsane bir kahvaltı arkasında aslında Mert’in babasının üniversite arkadaşı olan komşular da geldiğinden usluyduk zaten. Komik diyaloglar da iki bahçe arasından uçuşmadı değil.

Amca: Bir isteğiniz var mı gençler?
Mert: Yok herşeyimiz tamam vs.
Amca: Esrar filan? Yoksa verelim?
Mert: Biz artık o kadar hafif takılmıyoruz ya, eroini getirdik ama şırıngaları unutmuşuz! :)
Amca: Ondan verelim o zaman.
Teyze: Neredelermiş?
(Bu aslında Mert’in ebeveynleri için sorulan bir laftı.)
Arif: Şırıngalar mı?
Kopuş…

Her neyse, sonra yaklaşık olarak saat 14:00′dan 19:00′a kadar yere 10 derece eğimle paralel şezlong üstünde bir elimde ile yattım. Sadece değiştirmeye veya başka bir bir almak için ayağa kalkmam günü en aktivite dolu(!) anlarıydı benim için. O sırada Mert’ler iki kere İzmit’e gidip geldiler. Sonra bir de üstüne K. ile tenis oynadılar ama biz yine de içtik. K’nin motoru bozması onun için büyük sıkıntı yaratsa da bize fazla etkisi olmadı. Allahtan.

Akşam yine mangal yaktık. Bu sefer fazla almayalım abi yeter dediğimizden Cola’ya abandık. Yemek sonrası doluydu. dinlerken (galiba Echoes şarkısında) önce Ahmet’in kafasının üstünden “Martı geçti ulan” demesi -ki bir tarafı duvar, üstü kapalı bir veranda oturuyor olmamız bunu imkansız kılıyor-  ve T.’nin bununla yaklaşık 5 dakika taşak geçmesi komikti. Bununla bitmedi yaklaşık bi 25 dakika sonra ’un Animals albümünden Dogs çalarken, abi o siyah köpek etlerin kokusunu mu duydu? demesi bütün karizmasını çizdirdi T.’nin. Talihsizliği önceki taşak geçmesiydi tabii ki.  Sonra hakikaten baya güldük. Hatta ben bir ara işesem mi diye düşündüm. Ama yoktu. Denemedim değil…

Akşam da sızdık. Gece iğrenç bir rüya ardından uyanır uyanmaz açtım. Çok canım sıkılmıştı ama rüyalarımı hatırlamıyorum. Mert uyanıp beni görünce verandada “Kendine yine mi işkence ediyorsun ulan?” dedi. Sonra A. ile Sapanca’ya inip nevale aldık. O sırada 54 plaka C3 içindeki manitaları kovaladık biraz. Kovalarken bir anda RayBan takıp havalara girmemiz çok apaçiydi. Ne amaçlaysa… Sonra DiaSA’dan alışveriş yaparken kasada bir abi girdi. A.da gözlük + şort, bende gözlük + eşofman; adam kasiyere bisikletçi mi bunlar, dedi, biz tip tip baktık adama, bisikletçilerse dövelim mi dedi adam. Ben tam noluyo derken herifin pis pis sırıttığını ve alkollü olduğunu farkettik, boşver siktir et, dedik zaten o sırada adam Tuborg’ların olduğu dolaba gitti. Bu arada Sapanca’da bisiklet sürmek tehlikeliymiş onu da kavradık.

da bu sefer sucukla yumurtayı ayrı yaptık. K. yumurta yiyemedi çünkü. Kahvaltı sonrası yine biralar açıldı vs… Biraz şöyle dolu oturuş ve güneşlenmeden sonra, evi toparladık, son bir kez daha işedik ve yola çıktık. K. yi yine İzmit otogarına bıraktık, çakma dövmeli kız ile taşak geçtik ve sonra evlerimize döndük…

Sapanca da böyleydi bu haftasonu işte…

Şehitleri Soundtrack’i
  • 25 Efes şişko
  • 4 Efes Extra
  • 2 büyük Yeşil Efe Rakı
  • yaklaşık 6 kg. bilumum et
  • 1,5 torba kömür
  • 7 Halley
  • 5 Kinder süt dilimi
  • 1 paket Eti Cin
  • toplamda 10 paket Marlboro, Marlboro Light ve Parliament
  • yaklaşık 7 lt. su
  • 20 yumurta
  • 1 kangal sucuk
  • 4 ekmek
  • 5 simit
  • 1 tane mug (kırıldı)
  • yellemek için olan plastik salak aletin de kulbu (o da kırıldı)
  • ve hatırlayamadığım bir iki küçük detay…
Tatilin soundtracki de aşağıdaki gibiydi:

  1. Berksan – Tıpış Tıpış
  2. Berksan – Zaaf
  3. Pamela Spence – İstanbul
  4. Berdan Mardini – Senden Çocuğum Olsun
  5. Sezen Aksu – Vazgeçtim
  6. Amr Diab – Il Alem Allah
  7. – Echoes
  8. – Dogs
  9. Bloodhound Gang – Bad Touch
  10. İbrahim Tatlıses – Mutlu Ol Yeter

Bonus CD:

  1. Buddha Bar IV

Come Undone on a Sunday!

Salı, 03 Mar 2009 Merrt yorum yok

Sabah uyanıyorum, Şuan da dinlediğim listemde Merrt’in en sevdiği Şarkı olarak kayıtlı olan parça çalıyor kulaklarımda. Gülümsüyorum, geçen yaz interrail de alışkanlık edindiğim üzere. Kalkıyorum saat 11. G.’lere gidicektik saat kaç olmuş diyorum. E.’yi arıyorum, nerdesin lan diyorum! daha var gelmeme diyor, kızıyorum gel lan diyorum, Adam gibi konuş diyor o bana, konuşmazssam noolur diyorum, küfrediyor bana, bende ok faşo diyorum, o da öptüm yarım saate ordayım faşo diyor. Çıkıyoruz yoldayız artık, kalabalığız 9 kişi gibi, 3 araba g.’nin dağ evine gidiyoruz, yanımızda şarap--votka üçlüsüyle…

Bir kitap okumuştum, Irwin Yalom’un orda yazıyordu, atmıyorsam insanın yalnızlığı, kaygıları ve ölümden bahsediyordu orda. Başedemediğimiz dertlerimiz olarak. Atıyorda olabilirim hatta kitap çok başka şeylerden de bahsediyor da olabilir ama ben anti-sanatsal, yüzeysel bakış açımla bunu anladığıma bile çok mutluyum.Neyse, orda adam diyorki; İnsanoğlu ın anlamsızlığı karşısında savunmasızdır çünkü hiçbir zaman anlayamayacağız ı. Ölümü de anlayamayacağız çünkü bir kere yaşıyoruz ölümü.Yalnız kalmak ise insanın en büyük kaygısıdır diyor. Düşünüyorum kitaptan araklar yaparak, varmışız artık dağ evimize, mangal yanmış, şaraplar açılıp kadehlere dolmuş, sigara içmeyenler bile tüttürecek aranıyor. Burda içinde bir bütün hissederken kendimi, havaya giriyorum biraz da, ben iyiyim diyorum ya! Ölümün insanları korkutmasının en büyük temeli yalnız ölüceğimiz gerçeği ise ben bunu kaldırabilirim diyorum, Hayatta anlam aramak kaygılandırıyorsa insanları ben çoktan bıraktım bunu yapmayı. Ve yalnızlık bir kaygı olmaya çok uzak bir olgu gibi hissediyorum, bu kaygının 1 sene önce beni delip geçmesinden mi yoksa umursamazlığımdan mı bilmiyorum. Belki de köreldim duygusuzlaştım iyice ama iyi ya böyle diye geçiyorum içimden. Terse geliceğim ilerde biliyorum ama şimdi atıp tutmak keyifli gözüküyor.Bıyorum Irwin’i takılsın diyorum, masa tenisi oynayayım biraz…

G. geliyor mangaldan sonra masaya elinde 5 puro. Erkekler yakıyor puroları, zannedersiniz arkadaşın annesi babası yurtdışında, biz boğazda yalı da eğlenen gençler. Güneş gözlüğüm, purom, berem, şarabım ile anlam karmaşası mozaiği şeklinde sohbet ediyoruz topyekün, biraz rodondo, biraz iş-güç-para, sonra artık bir klasikleşmiş egede unutulmuş sahil kasabasında erken emeklilik hayallerine geliyor sıra. Biri balık tutup onu yerim bana yeter, biri rüzgar lazım abi kiteboard yapıcam abi diyor. Gülüyoruz aralarda. Güneş güzel hava soğuk ve bana kalırsa huzuru yaşıyoruz. Mutlak değer içine alınmış bir huzuru.

İçeri geçelim lafı geçiyor, dışarıyı kimin toplayacağını G. ile bana karşı B. ve E.’nin masa tenisi maçı belirliyor. Eziyoruz rakibi, onlar topluyor biz içeri geçiyoruz sobamıza söminemize kavuşuyoruz. Ateşin karşısında sohbet daha da güzel, en eski insanoğlu alışkanlığı olduğudan heralde. Şarap bitmek bilmiyor. Bazı kendini bilmezler içiyor.

Son zamanlardaki başka bir alışkanlık olarak, kayboluyorum bi ara kalabalık içinde. Sadece espri yapabiliyorum, ciddiyetsizleşiyorum. Bireysellik falan değil düz terbiyesizlik oluyor bu. Cezası gecikmiyor, başağrısı geliyor, ilacı olan var mı diyorum,  H. bişey fort diyor, ben fort olsunda ne olursa olsun diyorum. 2 apranax fortla toparlıyor beni.

Tabu oynuyoruz bi ara, T. vinç anlatıyor, Merrt büyüğünce ne olacak? Soruyor, Makinacıyım ya ordan yakalayacak, S. ya da C. greyder olacak diyor. 10 dakka gülüyorum. Daha ne büyüğüceğim, nasıl greyder olacağım diye! Yanımda B. var çok eğleniyoruz aramızda. G. soruyor, vahşice, sapık gibi bişey diyor, “B.” diye bağırıyorum, B. gülüyor bitek.

Arada H. ile yeteneğimiz olan telepatiyi kullanıyoruz, zaman zaman. Anlıyorum onu, o da beni. Belki bu nedenle hiç konuşmuyoruz. Anlıyor beni biliyorum. Aslında o olağanüstü huzurlu, sakin, hiçbirşey yapmadığım ama anlatmaya doyamayacağım pazar gününde bile aklıma ara sıra gelenin farkında H.. Umursamıyorum dedikçe o da benim bu halimi umursamıyor ve süper anlaşıyoruz. Ben biliyorum, o biliyor.Hatta aklımda o an ki şarkıyı bile mırıldanıyor bir ara;

Who do you need, Who do you love
When you come undone

diye duran duran tınısında.

Ve ben o pazar günü en Undone, en arınmış halimle biraz daha büyüyorum, kararlar almayı birakıyorum. güzel lafını tekrarlıyorum, hissediyorum değişiyorum…

Related Posts with Thumbnails