arşiv
Yaralar
“Yara vücudun içinde saklanıp kalabilir ama yarayı kaybeden bir vücut yeni yaralar arar.”
- Ryu Murakami, “Emanet Dolabı Bebekleri” kitabından…
Ryu Murakami

- Image via Wikipedia
Türkçeye tercüme edilmiş 3. kitabını okumaya bu sabah başladım. Diğer iki kitabı toplam 4 günde bitirmiş olmam, zaten bir kıstas olsa gerek. Murakaminin kalemi o kadar akıcı ki gerçekten gözlerinizi ayıramıyorsunuz satırlardan.
Gerçekten yalın bir dil kullanırken, bir o kadar da derinlemesine ve vurucu bir şekilde olayları anlatabiliyor. Zaten Japon Edebiyatı’nın “Maradona”sı olarak tanımlanmasından da bu belli. Çok farklı temaları işleyen Murakami, genel olarak aslında dejenere/extrem hayatları bu kültürden çekip çıkarıp, iyice eleştiriyor.
Teker teker kitaplar için yazı yazmaya üşendim ama hepsine de kısaca sitede değinmek istiyordum; o yüzden kitapların üstünden hızlıca geçmek istiyorum.
İlk okuduğum kitabını idefixde öylesine kitap bakarken alışveriş sepetime ekledim. D&R’da gezinirken de gözüme çarpınca e, hadi bir alayım bakayım nasılmış? kafasıyla satın aldım Yok Yere adlı kitabını. Orijinal adı In the Miso Soup olan kitabı 2 günde bitirdim. İnanılmaz bir akıcılığa sahip olduğundandı belki de. Sonra da bir koşu diğer ikisini aldım. Konusu Japonya’ya gelen turistlere illegal gece hayatı rehberliği yapan genç bir Japon genci ile bir Amerikalı turistin ilginç hikayesi ile ilgili.
Şeffaf Mavi aslında yazarın en büyük hiti yaptığı kitap. Daha Sanat Akademisi’nde öğrenci iken yazdığı bu kitap ile Japon gençliğinin kayıp hayatkarının biraz Trainspotting yansımasıyla aydınlatılışına tanık olabiliyorsunuz. Uyuşturucu, seks vb. en kışkırtıcı öğeleri tüm açıklığıyla yazmış Murakami bu kitapta. Akutagava Edebiyat Ödülü’nü de bu kitapla kazandı.
Emanet Dolabı Bebekleri’ni ise şimdi yeni yeni okuyorum. Yine mükemmel bir başlangıçla başladı ve inanılmaz gidiyor.
Yazardan bahsedelim biraz. 1952 Nagasaki doğumlu yazar Japonlar tarafından Japon edebiyatının Maradona’sı olarak tanımlanıyor. Genel olarak
Yazarın eserlerinin listesi de aşağıda:
1976 Almost Transparent Blue
1977 War Begins Beyond the Sea
1980 Coin Locker Babies
1986 Run! Takahashi
1987 69
1989 Raffles Hotel
1993 Ecstasy
1994 The World in Five Minutes From Now
1994 Piercing
1995 Kyoko
1997 In the Miso Soup
1997 Strange Days
1998 Lines
2000 Parasites
2000 Melancholia
2005 I am a Novelist
2005 Hanto Wo Deyo
2006 Dialogue: Ryu Murakami X Joichi Ito

I’vRead
Twitter API’sinin böyle hayırlı işlere kullanılacağını bilmek de güzel. Birsürü örneği var aslında ama herhalde en ilgimi çeken bu oldu: Okuduğun kitapların bir listesini internette tutmak.
Bunun için farklı siteler mevcut. weRead, Goodreads vs…
weRead, Facebook kullanıcıları için tanıdık bir yüz olsa gerek, eğer uygulamalarla çok oynuyorlarsa – weRead’in bir Facebook application‘u mevcut.
Kendisini ben Facebook’da kullanıyorum ama aynı zamanda bana bu çok kolay geldiği için ve de halihazırda Twitter’ı da sık kullandığım için ben I’vRead‘i seçmiş bulunmaktayım.
Kullanımı çok basit: Twitter’da kitabın adını yazıyor ve ivread adlı kullanıcıya “reply” yapıyorsunuz.
“The Overlook” @ivread
İsterseniz yorum da ekleyebiliyorsunuz.
“The Overlook” @ivread güzel kitap
Bunun dışında kullanım için sitesinden yardım alabilirsiniz.
Kitaplarınızı listelemek için de aşağıdaki sayfaya girmeniz yeterli:
http://ivread.com/user/twitterdaki kullanıcı adınız
Twitter kullanıcısı ve sıkı bir kitap kurduysanız, tavsiye ediyorum.

En sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit; mi acaba?

Soru 1: Bir yazarın en sevdiğiniz yazar olması için yazdığı tüm kitapları beğenmeniz, onaylamanız gerekir mi?
Soru 2: Eğer tüm kitaplarını beğenmek gerekmiyorsa, kaç kitabın beğenilmesi yeterlidir?
Bu tip (saçma sapan) arka arkaya sorabileceğim sürüsüyle soru var. Ahmet Ümit‘in son romanı Bab-ı Esrar‘ını okuduktan sonra yıllardır söylediğim “en sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit” tezini sorgulamaya başladım çünkü.
Ahmet Ümit ile ilk karşılaşmam Om Yayınları’ndan çıkan Patasana ile olmuştu. Hala da Om yayınlarının kapak düzenlemesini Doğan Kitapçılık‘ın kapağından kitapla daha uyumlu olduğunu düşünürüm. Ardından okuduğum Bir Ses Böler Geceyi ve Sis ve Gece Ahmet Ümit sevgimi iyice arttırmıştı. Hatta Rusya’da geçen Kar Kokusu sonrası çay ve kahvede şekeri terk ettim.
Ne olduysa Kukla^’dan sonra oldu ve hevesle aldığım tüm Ahmet Ümit kitapları büyük bir hayal kırıklığı yaratmaya başladı. Çevremdeki insanlar bende hayal kırıklığı yaratan kitapları beğendikçe şaşırmaya başladım.
En son Bab-ı Esrar’da da bunu yaşadım. Kitabı Şubat – Mart gibi alıp rafıma koymuştum, ancak bir türlü elim okumak için ona gitmiyordu. Sanırım gene beğenmemekten korkuyordum ve korktuğum başıma geldi. Biraz da kendimi zorlayarak kısa süre içinde bitirdiğim kitap bana Ahmet Ümit’ten beklediklerimi veremedi. Etkileyici tasvirler, bir sonraki sayfada ne olacak acaba heyecanı, kitabın sonunda kesin gene ters köşeye yatırılacağım beklentisi… Maalesef hiçbiri gerçekleşemedi.
Zamanla herkes değişiyor. Ahmet Ümit ile benim değişmem aynı paralellikte olmadı sanırım… Son 4-5 romanından da aynı hayal kırıklığı ile ayrılıyorsam bunun açıklaması bu olmalı.
İyi de peki bu durumda Ahmet Ümit benim hala en sevdiğim yazar olarak kalabilir mi?
Macbeth
Direk başlığa tabi eserin adını yazınca muhtemelen çok baba bir yazı yazacağımı veya kitabı tanıtacağımı düşünüyor olabilirsiniz ama daha o kadar delirmedim. Yanlış anlamayın, o kadar edebiyat düşmanı biri değilim hatta kitapları çok severim.
Benim anlatmak istediğim, NTV Yayınları‘ndan çıkan Macbeth‘in çizgi romanı.
3 haftada 3. baskıya gelmiş bir eser olan Macbeth’i ben daha çıktığının ilk haftasında almıştım. Çok da oldu aslında bitireli. Sadece tuvalette okurum dedim ama bir gün tuvalette ayaklarım uyuşana dek oturup kitaba daldığımdan dolayı çabuk bitti tabi okumak.
Bu konuda pek guru sayılmama ama çizimleri çok da kötü değildi, tercüme zaten bir usta olan Sevin Okyay tarafından yapılmış.
Büyük bir kayıp olarak Shakespeare’in daha önce hiçbir eserini ne okudum ne izledim ama bu şekilde yumuşak bir başlangıç yaptım. Şu an “Downloads/finished” klasörümde Macbeth, Hamlet, Merchant of Venice gibi tüm Shakespeare eserlerinin sinema versiyonları yer almakta. Bu da ne demek? Saatlerce görsel Shakespeare keyfi!
Ha unutmadan, kitabı almamazlık etmeyin ona göre!

Dean Koontz – Your Heart Belongs To Me

- Cover of Your Heart Belongs to Me
Dean Koontz‘un Your Heart Belongs To Me adlı kitabını bugün serviste bitirdim. Güzel bir thriller kitabı, tavsiye ederim. İngilizcesi de çok ağır değil aslında – Hele de Robert Ludlum ile karşılaştırınca.
Konusu, kalbinde ölümcül bir hastalık çıkan İnternet dünyasının genç zenginlerinden Ryan Perry’nin kalp naklinden sonra yaşadığı maceralı olayları kapsıyor kısaca.
Kitapta bir paragraf dikkatimi çekti, hemen not aldım. Hatta sayfasını bile söyleyeyim; 258…
“Mr.Perry, each day, life presents us with much more than we can understand. If I chased after everythıng that makes me curious, I’d have no time for the part of life I do understand.”

Kitap
Çok düşündüm bu haftasonu. Muhabbetlerin tüm virgül ve noktalarından sonraki boşluklarda kafamı bu kurcaladı. Bir söz vermiştim zamanında kendime, her açtığımda o dosyayı, başladığımı yardı bıraktığımı farkediyordum. Neden, diyordum kendi kendime, neden devam etmiyorsun?
Bütün haftasonu, dedim ya, çok düşündüm bunu. Hobi arıyordum, daha güzeli olabilir miydi?
Hem sen değil miydin, yazmak isteyen, yazmanın senin için en güzel rehabilitasyon olduğunu söyleyen?
Buyur buradan yak o zaman…
Bunlardı tüm haftasonu aklımdan geçen. Dün ise noktaladım bu kuruntuları. Kararımı verdim.
Bir kitap yazacağım.
En kötü yayınalamasm da belki bölüm bölüm buradan yayınlarım, belli mi olur?
Hayat bu, yapmak istediklerini yapmak için çok kısa… Beklemeye de gerek yok.
Hiçbir şey için hem de.
Jam’e yaz geldi…
Arif son yazısında da sitemlemiş, millet sitenin adresini unuttu demiş; unutmadım efendim, unutulur mu buralar…
Yaklaşık 2 aydır yaşam emaresi göstermemişim buralarda.(bkz: son yazı) Mayıs’tan beri biraz iş güç uğraşları, biraz master koşturmacaları, bazen ufak gerginlikler, bazen hayal kırıklıkları, Atina ve Mora yarımadasını kapsayan Yunanistan gezisi ve Çeşme’de sörf macerası sığmış hayatıma.
2 ayda
-Termos bardağımın frappe yaparken nasıl da başarılı bir shaker olduğunu keşfettim (Banu’ya selam).
-Rock Band PSP versiyonunun nasıl da zevkli olduğunu gördüm.
-Filmini izledikten sonra kitabını okumalıyım dediğim, die Welle‘yi okudum ve kitabı da filmi beğendiğim kadar beğendim.
-Okunacak kitaplar rafıma 3 kitap daha ekledim.(Sene başından beri 2 kitap bitirebilmişken, biraz gereksiz bir hamle oldu gibi ama, azimliyim…)
Master koşturmacaları devam etmekte, bitince onlarla ilgili bir şeyler paylaşmayı, benim yaptığım salaklıkların yapılmaması adına gerekli görüyorum.
Tatil planlamaları da devam etmekte, madem bu yaz vaktim var, gezebildiğim kadar gezmek gibi bir hedefim var.
Tatilde güneye arabalarıyla inecek ve de mayo alması gereken erkekler için, İstanbul-İzmir yolundaki Ulusuoy Outlet tesislerinde Billabong mayolarda %50 indirim var. İstanbul’dan veya gittiğiniz yerden almaya gerek olmayabilir. Hatun kişiler için bir yorumda bulunamayacağım, aynı mekanda kıyafettir vs. çok var da mayolar ekstra gözüme çarpmadı. Aynı şekilde arabayla gidiyorsanız ve acil tshirt almam lazım diyorsanız, gene alışverişinizi orada yapabilirsiniz. Güzel fiyatlara güzel ürünler bulunmakta.
Yaz ortası raporum şimdilik bu kadar. Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız iyi olsun diyorum…
JAM
Neden Yazıyorum
Pink Floyd’dan Echoes çalıyor arka tarafta. Ben ise açmışım en sevdiğim programımı, çıtır çıtır yazımı yazıyorum yine.
Niye yazıyorum? Neden burası? Ne gerek var?
Bazılarınız belki de bu soruları soruyordur veya ben anlatmadığım için belki de bilmeyeniniz vardır.
Baştan söylüyorum dün Cem, Mert ve ben buluştuk ve burası hakkında konuştuk normal olarak da muhabbetimizin bir bölümünde.
Birbirimize ilk sorduğumuz şuydu: “Biz ne için yazıyoruz burada? Herkes okusun diye mi? Hit alalım diye mi? Para kazanmak için mi?”
Cevabım hazırdı zaten…
Hayır! Hayır! Hayır!
Bir arkadaşıma söylediğim gibi… Burası benim ibadethanem. Onun cevabı da şöyle olmuştu… “Demek ki inançların var hala… Devam et; sen devam ettikçe en azından ben okuyacağım…”
Okuyup okumaması insanların önemli değil. Ben bunları bir kalem ile kağıda döküp sonra kitap da çıkartabilirdim… olay o değil. Ben bunları bir şekilde bir yerlere yazmak istiyorum ve bu yolu seçtim. Benim için özel olan şeyleri zaten kendime saklıyorum. Eğer ben burada sevdiğim, aşık olduğum kız için bir yazı yazıyorsam eğer ona buranın dışında tabii ki kendi ellerimle neler yazıyorum. Kendime paylaştığım şeyler elbette var. Ama burası dediğim gibi benim ibadethanem. Benim bütün içimdekileri kusup, döktüğüm, kendi stresimi attığım, eğlendiğim, üzüldüğüm, sevindiğim her şeyi yazdığım ve yolladığım yer.
Bunun için para kazanmak? Umurumda bile değil. Etik bile değil…
Herkes okusun milyonlarca hit alsın? Evet, ölçüyoruz ama hadi bunu kutlayalım diye bir kere bile aklımdan geçmedi. Ne yazar ki?..
Neyse… Kısaca…
Neden yazıyorum? Konuşamıyorsam eğer, anlatmam gereken bir şeyler olmadığı anlamına gelmiyor… İşte ondan…
Robinson Crusoe 389 (kitabevi) tanıtımı

Robinson Crusoe kitabevi İstiklal Caddesi’nden her geçişimde beni içeri davet eder. Muhteşem vitrini, insanın içini ısıtan kahverengi tonlu dekorasyonu ve tavana kadar uzanan kitaplar…
Şimdiye kadar her seferinde vitrinine bakıp geçtiğim, ingilizce kitaplar için İstanbul’un en başarılı merkezi olarak bildiğim bu yere bu güne kadar nedense girmemiştim.
Dün Alice Harikalar Diyarında‘nın orjinali varsa varsa burada vardır mantığı ile içeri gir-ebil-ince, bunca zamandır nasıl olup da buranın devamlı ziyaretçisi olmadığım için kendime kızdım. Dışardan baktığımda oluşan “içeri girer girmez, biri gelip ne istiyorsun diye soracak” düşüncesi, kapıdan adımımı attığım anda kayboldu ve bütün rafları tek tek elledim diyebilirim.
İngilizce kitap almak istiyorsanız, inanılmaz bir yer. Bu arada fiyatlar kitabın fiyatının döviz kurundan çevrilmesi oluyor. Yani aslında aynı kitabın Türkçe versiyonu ile aynı fiyata geliyor. (ki bu fiyat konusu benim yabancı kitaplarda genelde şikayetçi olduğum konu olmuştur. D&R vs. fiyatın üzerine bir de taşıma parası koyduklarından beni üzmektedirler… Artık üzemeyecekler, HAHA!
)
Aradığım kitap yokmuş, ama gelecekmiş. Yakın zamanda tekrar uğrayacağım…
JAM
(Foto: kaybolduk.biz
Bu da sana mektuptur…
Off…
İşte sanırım bu yazı biraz uzun olacak… Baştan belirteyim… Sonuna gelince benim şu anki ruh halime bürünmemeniz için uyarmak istedim.
Solumda viski, sağımda kuruyemişlerim, arka fonda yine depresyon çalma listesi loop a alınmış; şu an Özcan Deniz “Geçmiyor günler” diyor… Bazı zamanlar olurdu, ben hep böyle damara girerdim. Ama bu hale geleceğimi nasıl bilebilrdim? Şu an benliğim geçmişimi tarıyor resmen bu kadar dibe vurduğun senelerin oldu mu diye?
Yaşlı amcalar “daha durun ya neler yaşadınız” diyor, kızmıyorum onlara çünkü dedikleri bana umut veriyor değişik bir şekilde. Hayatın heyecanını kaybetmemem en azından güzel birşey… Umut doluyum, tek sahip olduğum oymuş gibi geliyor zati…
Bugün bir yazımı okuduktan sonra bir arkadaşım, “Sen bu halde gözükmüyorsun, demek ki sadece kabuk bağlamışsın” dedi. Çok beğendim bu benzetmesini aslında. Evet, aslında aradığım statü şu an kendim için bu. Kabuk bağladım… Ama kabuk bağlayan yaralar iyileşmeye yakın değil midir? Ya da bu sefer kim gelip kopartacak o kabuğu? Bundan korkuyorum işte. Sıradaki gelsin!
Millet anlamıyor abi, diyorum arkadaşıma. Neden, diyorlar. Anlamıyorlar, diyorum, çünkü yaşayan bilir, diyorum. Yanlış anlaşılmasın, ben bunları kendimi acındırmak için yazmıyorum. O an aklıma geliyor, yazıyorum. Çok da eğlenceliyim aslında bu aralar. En azından eskisinden daha çok ama olay sadece ismini unutmakla kalmıyor. Gözlerini kapadığında, yine de birşeyler geliyorsa aklına onunla ilgili… Canı sıkılıyor işte adamın. E bu bana hala oluyor! Oldukça da sarılıyorum kaleme, klavyeye.
Çok güzel birşey, belki de bir kitap yazarım…
Adı da o senin nefret ettiğin “Godoş Kızlar” olur. İlişkiyi iyice bok eden gereksiz triplerin kaynağı olan isim. Bir geyiği alıp üstüne alınmandan dolayı, buradayız işte. Tek sebebi o mu, değil!
Hiçbir zaman senin beni bu kadar etkileyeceğini düşünemezdim. Bana bir rüya gibi geçen fırtınalı aşkımı geri plana attırmış olmanı düşünemezdim… Onun yerini tutamazsın zaten o bambaşka… Geçemez kimse. Sadece ya onun üstüne çıkar, ya da altında kalır. “Replace”… İngilizce’deki terimi bunun. o zaman devam edeyim. “Replacing is impossible.”
Benim suçum, senin onun üstüne geçebileceğini düşünmekmiş… Nereden bilebilirdim…
Anladın mı?
Bunları yazarken şu an alkollüyüm. Sabah kalktığımda bunları silmeye çalışacağımı bile bile, yazıyorum. Deşarj oluyorum.
Zayıf bir insan mıyım acaba, diye düşünüyorum. Depresif moda girdiğinde hemen neden alkole sarılıyorsun, diyorum. Arkada şu an Orhan Baba çalıyor. “Kör olsun şu aşkın gözü” diyor. Seninle ilk tanıştığımız gün de alkollüydüm hem, sen de öyle…
Benim yüzünden sigara içtiğinde bile utanmıştın… Nasıl da tatlıydın…
Ne kadar da masumdun aslında. Beni bu hale sokacağını nasıl ama nasıl farkedemedim ona yanıyorum. Bilerek yapmadığını da biliyorum…
Bu yazı sana bir mektup gibi oldu… Devam etsin, gitsin… Belki de okuyorsundur… Belki de şimdi anlıyorsundur. Bu sana yalvarmak değil. Bu benim anlatamadıklarım belki de… Ağlayamanın ne kadar zor olduğunu bilen bir insan bunu anlayabilir belki de.
…
Pardon, bu sefer sadece bir an nefes almadım. Kendime bir kadeh daha doldurdum.
Seninle ilk gittiğim yerin kartvizitini buldum geçen gün cüzdanımda. Arkadaşımdan almıştım, ara abi demişti, güzeldir orası, oraya götür. Ne de güzeldi… Ama sen oradayken. Hiçbir şey yaşamamış olmanın bu kadar değerli olacağını nasıl bilebilirdim onu düşünüyorum… Şimdi seninle gittiğim yeri bizim oraya da açtılar. Nefret ediyorum. Göresim gelmiyor. O kartviziti de yırttım attım zaten…
Senin adının geçmesi yasak muhabbetlerde. Resimlerini sildim, telefonunu da… Niye mi? Dayanamıyorum anlamıyor musun?
Aslında… Kendime yediremiyorum… Nasıl oldu da, gidip en büyük aşkımdan ayrıldıktan sonra sana bu kadar saplandım diye…
O’na bile yazamıyorum bu satırları düşün. Ama sonra diyorum ki; O’nu zaten çok sevmişim be, diyorum… Yazmama gerek bile yok, diyorum. Kıyas kabul bile etmiyorsun. Ama sen de farklıydın işte. Kurtarıcımdın ya hani… Sana belli etmeden, o güzel yüzüne her baktığımda bunu hissedebiliyordum… Ama neden? Neden? Neden bana arkadaş gibi takılalım dedin?
Gerçi onu duyduğumda… Çok rahatlamıştım biliyor musun… Ah, dedim, yavaştan alalım sağlam olsun, demiştim… Peki neden öptün beni? Bir kız ilk defa beni öptüğünde böyle saçmaladım… Bittim. Mahvoldum. Çünkü sen planlarımı bozdun…
Aşkın planı olur mu? Olmaz evet, ama ben deniyordum işte. Yine, yeniden.. Öğrendim… Olmuyormuş…
Orhan Baba hala döktürüyor arkada…. “Dil Yarası” diyor, “en büyük yaraymış” diyor… Belki de doğru…
Sana yazdığım bu satırları yine birileri çok beğenecek. Yine telefonlar açılacak, yine mailler atılacak, yine mesajlar gelecek.
“Döktürmüşsün yine hayvan herif!” diyecekler.
Sokayım döktürmeye… Reklam değil bunlar… Sen ellerdeyken ben neden sana takıldığımı düşünmekten yoruldum. Şakaklarıma beyaz düşerken yavaş yavaş, babam da soruyor ya bunu, sen Allah bilir neler yapıyorsun?
Merak da etmiyorum ya…
Gelip gidiyor işte…
Hep bir kıyas…
Seninle neden tanıştım ben ya!?!?!?! Neden gördüm seni ilk orada? Neden konuştum? Neden dansettik? Neden? Neden? Neden?
Allah kahretsin…
İşin ilginci ne biliyor musun?
Bunların hiçbiri bir daha tekrarlanmayacak… Sen sadece hayatıma belki de en kısa ve hızlı giren kızlardan biri olup, orada da kalacaksın. Ama bu satırları haketmen bile yeterli… Gün gelecek, senden nefret edeceğim, gün gelecek işte böyle satır satır, sayfa sayfa yazacağım…
Kendime yediremiyorum… Sana bağlanmamam gerekiyordu… Beni o gün o mekanda gördüğünde yanımdaki kızın kendi yerine geçebileceğini düşündün mü bilmiyorum ama olabilir mi… Çok zor… İmkansız mı?… Değil..
Bir dakika, bir kadeh daha koyacağım…
…
Bana gıpta edenlar var… “Ne güzel, şükret” diyorlar… Yo, yo, gerçekten şükrediyorum. Beterin tabii ki beteri vardır. Ama olmuyor be… Artık anam babam bile bırakmışsa beni, bu konuda; ne olsun be. Kalbimin dert denizinde boğuluyorum işte…
Senin yüzünden ABBA bile dinleyemiyorum. Kazanan herşeyi alır diyorlar… Öyleymiş…
Hah, bak ne aklıma geldi…
Beni aç da bırakmıştın… Sonra da üzülüp sosisli almıştın orada. Beraber yemiştik… Zaten başka birşey de alamazdın ki… Hatıralar… Az da olsa… Var işte bir şeyler bak geliyor aklıma… Geliyor mudur senin de acaba? Zannetmiyorum, demiştim ya… Şaşırırım…
Herkes uyarmıştı, oğlum bırak aman uzak dur yakar seni diye, dinlemedim ya ona yanıyorum… Yaktın be… Yaktın yani… Kül ettin… Ben masumca sadece kalbimin sesini dinledim, seni benim yapmak istedim, senin olmak istedim. Çok mu ağırdı bu ya? Buna değer miydi?
Evet kabul ediyorum işte… Senin yüzünden ulan bütün herşey. Yanlış anlama, sana bir suçlamam yok. Sakın yanlış anlama… Sana ne dediysem doğrudur. Ama çıkışı senin yüzünden anla işte…
Komik geliyor değil mi? Ufak bir lise çocuğu gibi aşık olmuşum ulan sana…
Komedi ya… Gülümsedim şu an… Belki de kaç saattir ilk defa… Ama ironi. Okumasan da yazıyorum bunları…
Saatlerdir aklımdan geçenleri yazıyorum… Durmuyor işte bu kafa. Neden alkol aldığımı neden tütün çektiğimi neden uyuşturduğumu zannediyosun ulan bu kelleyi!?!?!?!?! Bundan işte…
Bitiriyorum galiba ya…
Sana söyleyecek birşeyim kalmadı… Aslında bitmez, elbet vardır ama ben üzülmekten ve yazmaktan yoruldum, belki -eğer okursan tabii- sen okurken yarısında çoktan kapatmış bile olacaksın. Buraya geldiysen ne ala…
Çünkü ne diyeceğim biliyor musun?
Ne kadar “siktir” ile başlayan cümle kursam da… Seninle geçirdğim zamanları özlüyorum… Aptal esprilerini özlüyorum… Güzel yüzünü özlüyorum… Seni… Özlüyorum…
Bitiriyorum… Bitiyorum…
Yarın…
Uyandığımda…
Bunları hissetmeyeceğimi biliyorum…
Ama içeride bir yerde…
iç kanamam dururken… Nereye kadar ki?
Sadece…
belki bir gün bir hemşirem(!) geldiğinde…
Ama dedim ya,
ben seninle bırak 40 saniyelik bir kırmızı ışığı değil bir ömrü beklemeyi göze almışken, sen “yeni hayatın” için hala seni bu hale getirenlerin resmini koyuyorsan, sana sadece yine, yine ama yine!
Lanet olsun demek yerine;
“Seni özlüyorum, biliyor musun?”
demek kalıyor bana….
Antonio Cassano’nun otobiyografisinden bir bölüm
Antonio Cassano kendi hayatını anlattığı kitabını çıkarmış – “Vi Dico Tutto” (Size herşeyi anlatacağım)….
“To summarize, I had a few other adventures. Let’s say that between the 600 and 700 women I’ve been with, around 20 were from the show business world.
Many times I played great games right after having sex. Go look at Roma-Juve 4-0. I had sex at six in the morning that Sunday, with one of the many ‘friends’ I had at that time. In Madrid it was even easier, because we were in a hotel, the whole squad and staff on one floor, so on the floors above or below you could invite whoever you wanted to meet you during the night. I made friends with one of the waiters. His job was to bring me 3 or 4 cornetti after I had sex. He would bring the cornetti to the stairs, I would bring the girl and we would make a trade: he took the girl, I stuffed myself with cornetti. Sex plus food, the perfect night…”






Son Yorumlar