…hayat kırıntılarını avuçiçinde biriktiren site..
kitap olarak etiketli yazılar
Glow In The Dark
21 Eki
Yaralar
28 Eyl
Ryu Murakami
23 Eyl

- Image via Wikipedia
Türkçeye tercüme edilmiş 3. kitabını okumaya bu sabah başladım. Diğer iki kitabı toplam 4 günde bitirmiş olmam, zaten bir kıstas olsa gerek. Murakaminin kalemi o kadar akıcı ki gerçekten gözlerinizi ayıramıyorsunuz satırlardan.
Gerçekten yalın bir dil kullanırken, bir o kadar da derinlemesine ve vurucu bir şekilde olayları anlatabiliyor. Zaten Japon Edebiyatı’nın “Maradona”sı olarak tanımlanmasından da bu belli. Çok farklı temaları işleyen Murakami, genel olarak aslında dejenere/extrem hayatları bu kültürden çekip çıkarıp, iyice eleştiriyor.
Teker teker kitaplar için yazı yazmaya üşendim ama hepsine de kısaca sitede değinmek istiyordum; o yüzden kitapların üstünden hızlıca geçmek istiyorum.
İlk okuduğum kitabını idefixde öylesine kitap bakarken alışveriş sepetime ekledim. D&R’da gezinirken de gözüme çarpınca e, hadi bir alayım bakayım nasılmış? kafasıyla satın aldım Yok Yere adlı kitabını. Orijinal adı In the Miso Soup olan kitabı 2 günde bitirdim. İnanılmaz bir akıcılığa sahip olduğundandı belki de. Sonra da bir koşu diğer ikisini aldım. Konusu Japonya’ya gelen turistlere illegal gece hayatı rehberliği yapan genç bir Japon genci ile bir Amerikalı turistin ilginç hikayesi ile ilgili.
Şeffaf Mavi aslında yazarın en büyük hiti yaptığı kitap. Daha Sanat Akademisi’nde öğrenci iken yazdığı bu kitap ile Japon gençliğinin kayıp hayatkarının biraz Trainspotting yansımasıyla aydınlatılışına tanık olabiliyorsunuz. Uyuşturucu, seks vb. en kışkırtıcı öğeleri tüm açıklığıyla yazmış Murakami bu kitapta. Akutagava Edebiyat Ödülü’nü de bu kitapla kazandı.
Emanet Dolabı Bebekleri’ni ise şimdi yeni yeni okuyorum. Yine mükemmel bir başlangıçla başladı ve inanılmaz gidiyor.
Yazardan bahsedelim biraz. 1952 Nagasaki doğumlu yazar Japonlar tarafından Japon edebiyatının Maradona’sı olarak tanımlanıyor. Genel olarak
Yazarın eserlerinin listesi de aşağıda:
1976 Almost Transparent Blue
1977 War Begins Beyond the Sea
1980 Coin Locker Babies
1986 Run! Takahashi
1987 69
1989 Raffles Hotel
1993 Ecstasy
1994 The World in Five Minutes From Now
1994 Piercing
1995 Kyoko
1997 In the Miso Soup
1997 Strange Days
1998 Lines
2000 Parasites
2000 Melancholia
2005 I am a Novelist
2005 Hanto Wo Deyo
2006 Dialogue: Ryu Murakami X Joichi Ito

İlgili yazılar:
En sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit; mi acaba?
7 Eyl

Soru 1: Bir yazarın en sevdiğiniz yazar olması için yazdığı tüm kitapları beğenmeniz, onaylamanız gerekir mi?
Soru 2: Eğer tüm kitaplarını beğenmek gerekmiyorsa, kaç kitabın beğenilmesi yeterlidir?
Bu tip (saçma sapan) arka arkaya sorabileceğim sürüsüyle soru var. Ahmet Ümit‘in son romanı Bab-ı Esrar‘ını okuduktan sonra yıllardır söylediğim “en sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit” tezini sorgulamaya başladım çünkü.
Ahmet Ümit ile ilk karşılaşmam Om Yayınları’ndan çıkan Patasana ile olmuştu. Hala da Om yayınlarının kapak düzenlemesini Doğan Kitapçılık‘ın kapağından kitapla daha uyumlu olduğunu düşünürüm. Ardından okuduğum Bir Ses Böler Geceyi ve Sis ve Gece Ahmet Ümit sevgimi iyice arttırmıştı. Hatta Rusya’da geçen Kar Kokusu sonrası çay ve kahvede şekeri terk ettim.
Ne olduysa Kukla^’dan sonra oldu ve hevesle aldığım tüm Ahmet Ümit kitapları büyük bir hayal kırıklığı yaratmaya başladı. Çevremdeki insanlar bende hayal kırıklığı yaratan kitapları beğendikçe şaşırmaya başladım.
En son Bab-ı Esrar’da da bunu yaşadım. Kitabı Şubat – Mart gibi alıp rafıma koymuştum, ancak bir türlü elim okumak için ona gitmiyordu. Sanırım gene beğenmemekten korkuyordum ve korktuğum başıma geldi. Biraz da kendimi zorlayarak kısa süre içinde bitirdiğim kitap bana Ahmet Ümit’ten beklediklerimi veremedi. Etkileyici tasvirler, bir sonraki sayfada ne olacak acaba heyecanı, kitabın sonunda kesin gene ters köşeye yatırılacağım beklentisi… Maalesef hiçbiri gerçekleşemedi.
Zamanla herkes değişiyor. Ahmet Ümit ile benim değişmem aynı paralellikte olmadı sanırım… Son 4-5 romanından da aynı hayal kırıklığı ile ayrılıyorsam bunun açıklaması bu olmalı.
İyi de peki bu durumda Ahmet Ümit benim hala en sevdiğim yazar olarak kalabilir mi?
İlgili yazılar:
Dean Koontz – Your Heart Belongs To Me
2 Eyl

- Cover of Your Heart Belongs to Me
Dean Koontz‘un Your Heart Belongs To Me adlı kitabını bugün serviste bitirdim. Güzel bir thriller kitabı, tavsiye ederim. İngilizcesi de çok ağır değil aslında – Hele de Robert Ludlum ile karşılaştırınca.
Konusu, kalbinde ölümcül bir hastalık çıkan İnternet dünyasının genç zenginlerinden Ryan Perry’nin kalp naklinden sonra yaşadığı maceralı olayları kapsıyor kısaca.
Kitapta bir paragraf dikkatimi çekti, hemen not aldım. Hatta sayfasını bile söyleyeyim; 258…
“Mr.Perry, each day, life presents us with much more than we can understand. If I chased after everythıng that makes me curious, I’d have no time for the part of life I do understand.”

İlgili yazılar:
Kitap
3 Ağu
Çok düşündüm bu haftasonu. Muhabbetlerin tüm virgül ve noktalarından sonraki boşluklarda kafamı bu kurcaladı. Bir söz vermiştim zamanında kendime, her açtığımda o dosyayı, başladığımı yardı bıraktığımı farkediyordum. Neden, diyordum kendi kendime, neden devam etmiyorsun?
Bütün haftasonu, dedim ya, çok düşündüm bunu. Hobi arıyordum, daha güzeli olabilir miydi?
Hem sen değil miydin, yazmak isteyen, yazmanın senin için en güzel rehabilitasyon olduğunu söyleyen?
Buyur buradan yak o zaman…
Bunlardı tüm haftasonu aklımdan geçen. Dün ise noktaladım bu kuruntuları. Kararımı verdim.
Bir kitap yazacağım.
En kötü yayınalamasm da belki bölüm bölüm buradan yayınlarım, belli mi olur?
Hayat bu, yapmak istediklerini yapmak için çok kısa… Beklemeye de gerek yok.
Hiçbir şey için hem de.
İlgili yazılar:
Neden Yazıyorum
26 Mar
Pink Floyd’dan Echoes çalıyor arka tarafta. Ben ise açmışım en sevdiğim programımı, çıtır çıtır yazımı yazıyorum yine.
Niye yazıyorum? Neden burası? Ne gerek var?
Bazılarınız belki de bu soruları soruyordur veya ben anlatmadığım için belki de bilmeyeniniz vardır.
Baştan söylüyorum dün Cem, Mert ve ben buluştuk ve burası hakkında konuştuk normal olarak da muhabbetimizin bir bölümünde.
Birbirimize ilk sorduğumuz şuydu: “Biz ne için yazıyoruz burada? Herkes okusun diye mi? Hit alalım diye mi? Para kazanmak için mi?”
Cevabım hazırdı zaten…
Hayır! Hayır! Hayır!
Bir arkadaşıma söylediğim gibi… Burası benim ibadethanem. Onun cevabı da şöyle olmuştu… “Demek ki inançların var hala… Devam et; sen devam ettikçe en azından ben okuyacağım…”
Okuyup okumaması insanların önemli değil. Ben bunları bir kalem ile kağıda döküp sonra kitap da çıkartabilirdim… olay o değil. Ben bunları bir şekilde bir yerlere yazmak istiyorum ve bu yolu seçtim. Benim için özel olan şeyleri zaten kendime saklıyorum. Eğer ben burada sevdiğim, aşık olduğum kız için bir yazı yazıyorsam eğer ona buranın dışında tabii ki kendi ellerimle neler yazıyorum. Kendime paylaştığım şeyler elbette var. Ama burası dediğim gibi benim ibadethanem. Benim bütün içimdekileri kusup, döktüğüm, kendi stresimi attığım, eğlendiğim, üzüldüğüm, sevindiğim her şeyi yazdığım ve yolladığım yer.
Bunun için para kazanmak? Umurumda bile değil. Etik bile değil…
Herkes okusun milyonlarca hit alsın? Evet, ölçüyoruz ama hadi bunu kutlayalım diye bir kere bile aklımdan geçmedi. Ne yazar ki?..
Neyse… Kısaca…
Neden yazıyorum? Konuşamıyorsam eğer, anlatmam gereken bir şeyler olmadığı anlamına gelmiyor… İşte ondan…






