arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘bira’

Sadece 15 dakika…

Salı, 04 Ağu 2009 Arif yorum yok

Çok fazla değildi ayrılık tarihinden sonra geçen zaman. Yıllar geçmişti ve ilk defa yalnız kaldığını anlamıştı aslında. İlginç bir şekilde şu ana kadar geçen zaman onun canını acıtmamıştı, tam tersine sevinçliydi bu yeni hayat tarzı için.

Beyaz bir odanın içinde yerde fırlatıp atılmış bir şekilde duran büyük yastıkların üstünde oturup duvarlara bakıyordu, duvarlardaki posterlere. “Muhammed Ali” diye düşündü, posterine bakarak. Bu adamın yumruğu ne kadar ağır olabilir diye kendi kendine bir hesaplama yaptı. O sırada da beyninde Rocky filminden Ivan Drago’nun bir Newtonmetre tarzı makinaya yumruğu vurduğundaki sahne gelip geçiyordu. Bunu neden kafasına takmıştı ki? Muhtemelen yumruk yemiş gibi hissetmeye başlamıştı şimdi.

Yalnız kalmıştı. İlk defa.

Geçen süre içinde kimse onu yalnız bırakmıyordu çünkü, hep birileri yanındaydı öyle ya da böyle. Çok fazla düşünme fırsatı bile bırakılmamıştı.

Gözleri doldu. Zaten duygularını yoğun yaşardı. Sinirlendiğinde de üzüldüğünde de gözleri kolay yaşarırdı. Çok sevmiyordu bu huyunu, “annemden kaptığım en kötü huy” derdi bunun için hep. O sırada bir damla siyah şortunun üstüne düştü. Arkada çalan seneler önce kalbinin pıt pıt attığı dönemler dinlediği bir şarkıydı, muhtemelen o küçük teybin odaya dağıttığı melodilerdi gözlerinden o damlayı ayıran.

Bazı konuları anlamakta güçlük çekiyordu. Her zaman güçlüyüm imajı veriyordu, keskin ifadeli biri olduğundan da zaten hiçbir zaman bunun tersini de insanlar farkedemezdi. Çok yakınları hariç. Hissetirmek istemezdi de zaten.

Aptal insanları da biraz ezmeyi seviyordu aslında; pek sevmediği bir özelliğiydi bu da ama yapacak bir şey bulamıyordu çünkü büyüdükçe dürüst olmanın vicdani hafifliği hep ağır basmıştı.

“Ne yapacaksın şimdi?”

Bu soru dolanıyordu kafasında.

“Ne yapılır ki tek başına?”

Hayatta ilk defa, çevresinde bu kadar insan varken sanki dünyada tek o kalmış gibi hissediyordu. Normal bir haftasonunda genelde hep sevgilisiyle olurdu. Sabahtan akşama kadar hem de. Kesin bir plan yapılırdı, hepsinden de aynı derecede zevk alırdı.

Artık planlar yoktu. Artık kimse yoktu. Artık diye birşey yoktu…

Acı…

Tek hissedebildiği buydu. Bir anda saplanan göğsünün sol tarafına.

Yerinden aniden kalktı ve lavaboya yöneldi. Yüzüne iki avuç suyu çarptı ve sonra lavabonun yanında duran, parfümlü kokusundan annesinin daha yeni koyduğunu anladığı havluyla kuruladı yüzünü.

Fazla sürmedi ama ıslanması tekrardan…

Sapanca Günlükleri – 2

Çarşamba, 06 May 2009 Arif yorum yok

img_1996Eveet, Sapanca günlüklerimizin ikinci ayağında Perşembe akşamından başlayıp Pazar akşamına uzanan bir zaman dilimini alacağız bu sefer yazıya.  Geçmeyen bir haftanın son günü olan Perşembe 1 Mayıs’ın tatilinin kesinleşmesiyle Sapanca’ya gidilecek gün olarak belirlenmişti. Herkesin işten eve dönmesiyle hazırlıklar başladı, telefonlaşıldı ve ayarlandı.
20:30 sularında T., C. ile C.’yi alıp ’ya geldi. Bu arada iki C olduğunu farkettim, hatta ileride 3 C olacak. Bunları nasıl ayırayım… Tamam biri CD, diğeri Elektro, öbürü de CA olsun.
Neyse, CD önde oturuyordu biz 3 ayı arkaya sıkıştık neyse ki. Elektro tabii ki teçhizat tam takırdı, iPod’u da taktık teybe o kasetli kablolu acayip bağlantı aletiyle başladık dinlemeye. Ben yne oğullarımızı getirmiştim. Bir Bacardi Apple, bir adet de Martini. Elektro ile CD’den de vakfa yine bir Martini ile bir şişe viskinin yarı kalanı bağışlanmıştı daha yola çıkarken.

Yolda fazla bir aksiyon olmuyor gerçi yemek yemediğimiz için McDonalds’da durduk, hani o üstgeçit gibi olan yerde. Dünyanın en yavaş McDonalds’ı olduğu için tırstık ama bu sefer o kadar da değildi ya da artık biz takmıyorduk. Ama bu konuda baya taşak geçtik. gnctrkcll’li olmak da bir ayrıcalık tabi. Ben değilim ama olanları seviyorum. Neyse, en son Sapanca’da Hayat Tekel’den hayatımızın sürdürülebilirliği için gerekli malzemeleri aldık ve eve yöneldik. Gece iyi içtik bir güzel, genel olarak huzur ve yorgunluk vardı zaten. CD şömineyi yakamadı. Odun ıslakmış ondan. Biz de yedik bu bahaneyi(!)

İkinci günün sabahı, uyanınca hemen güzel bir kahve yaptık. Ben erken uyandığım için bilgisayarımdan 4-4′lük o efsane Liverpool-Arsenal maçını izledim öncesinde. Sucuklu yumurta filan klasik kavaltı menüsü yine alles inklusiv olarak yerindeydi ki öncesinde zaten TSH’le gittik bir alışveriş yaptık. Dönerken de CA’lar TSH’lerde olduğundan onlara gidip önceki haftadan kalan biraları vs. aldık. Bizimdi onlar. Bizim olacaktı hep. Ki oldu. Bahçede demlenip huzur ypatık biraz. Boş boş oturuyorduk ve içiyorduk ki E. geldi. Hem de topla! Obaaaa!

Sonrasında mal bir oturuş oldu aslında fazla bir şey yapmadık. T. o efsane sözü söyleyerek tatile damgasını vurdu: “Çeşke her … MSN’e girse!” Baya faşo bir laftı ama komikti, sansürlemem gerekti pardon. Çeşke kelimesinin Keşke olduğunu sonradan anladık daha da güldük. 3 gün bu lafın üstüne milyonlarca esprinin gelmesi de bekleniliyordu, oldu da. Akşam mangal yapacaktık, CD ile gittik birsürü şey aldık. Mangalı da oturttuk bir köşeye oooh mis gibi yedik yine. Ben baya yedim çok da içemedim üstüne zira. Sonra malak gibi film izledik, dışarıda oturmaya hava elverişli değildi ama yanlış hatırlamıyorsam 4 film filan izlendi. Herkes teker teker sızdığından (bunlardan biri benim) en son filmi CD ile TSH bitirdi galiba.

Sabah yine en erken ben uyandım. Bu sefer de Slumdog Millionare filmini açtım izledim ki o sırada CD uyandı, battaniyelerle ve kahve ile bana eşlik etti. Film bitene kadar herkes uyanmıştı, yine bir kahvaltı patlattık güzelcene. Sonrasında aslında Tabu oynayasımız vardı ama salla dedik, zaten biraz da geç uyanmıştık, göl kenarına gidip içtik.img_2006 Ben hala mangal kokuyordum. Biralarımız içtik, bir iki barfiks ve şınav çektik nedense, geri döndük. Orada bol resmimiz de var. Yine akşam yemeği hazırlıklarına başladık. O sırada şömineler yakıldı, mangal bir kez daha. Çok güzel mızı içtik, oooh mis- yine. Sonra Bir baktık, CA geldi. Daha doğrusu, TSH onu aldı getirdi. Bize de bir sürpriz yaptı, çok sevindik. Bu arada sağlam da içiyorduk hani. Dansettik baya. T. coştu zaten. Sonra ben sızdım. Yerde. Şömine önünde. Uyandığımda hayatımda ilk defa 9 bardak su içtim ve hala belim ağrıyor. Sonra ben, CD ve TSH sabah 07:30′a kadar dünyayı ve ilişkileri kurtardık. Akşam TSH ile CD’nin gidip bulma çabaları da boşa gitti, kapalıymış her yer. En son sabah 07:^0′da yerde yarım kalan biraları CD fırtlıyordu, ben baymıştım artık.

Az biraz uykudan sonra son sabah ne kahvaltılık almaya gidecek, ne hazırlayacak takat vardı zira öğleden sonra ayrılcaaktık. Güneş açtı, biz de masayı ve sandalyeleri bahçeye attık, oturduk. Abur cubur ile geçiştirdik… Bu arada benim bir önceki günden kalan soğuk kuzu şişi dürüm yapmam sükse yarattı. Çok da güzeldi ne var ki bunda?

Biraz daha top oynadık. img_2087T. ‘nin CA’dan daha az dizinde top sektirmesi ilginç bir anekdottu. Aslında kendisi çok iyi top oynar. Anlamadık, tesadüftü herhalde(!)

Sonra bir saat süren bir temizlik sonrası, yola çıktık ve tekrar yuvalarımıza dağıldık… Yine güzel bir haftasonu, yine huzur, yine eğlenceydi Sapanca… Tekrar gideceğimiz günü iple çekiyoruz! Bakalım günlüğün öbür sayfası nasıl dolacak!..

Strudeltag – Bubbles – Bira

Salı, 28 Nis 2009 Merrt 1 yorum

Cumartesi dışarı çıkmışız akşam. Yanımda E. Eve dönmüşüz. Bu sapık uyandırıyor beni sabah 9da. Ayıp. Çıkıyoruz dışarı, Nişantaşı starbucks. Kahve alıyoruz. Parka gidiyoruz. Yaslanıyoruz bir ağaca güneş altı. Biraz kahve biraz Woody Allen biraz sigara, güneşlenme derken muhabbetle geçiriyoruz zamanı. Sözde okuyoruz. Başımıza geleceklerden habersiz başlıyoruz bir pazar gününe.

Arif geliyor öğlene doğru. Kahvesini almış. O da yayılıyor çimlere. Kalkıp biraz yürüyüş. Sonra ki hedef Avusturya Lisesi. Ne işim var orda? Kendi lisemin gününe 2 saat geç kalıp bir bok anlamadan çıkmıştım, şimdi bu acele niye merak ediyorum! Taksiye mi binsek yoksa metro ordan şişhane yaparız, yok kanka tramvay, hayır ben koşarak giderim tartışmaları yaşarken bir bakıyoruz tartışma takside devam etmekte. Gitme dinamiklerimden en büyüğü itaraf ediyorum bira. İlk başta bunun şuçluluk duygusunu hissetsem de gidince görüyorum ki 7-70 herkes ondan orda!

Ben ve Emre terakkiliyiz geri kalan tayfa ve arifin girişimi ile ordayım tamam ama ilk biranın sonuna kadar anlam veremiyorum orda olmama. Neyseki ikinci biranın ortasında Avusturyalı bir hoca gelip T.’nin hocam bunları hatırlıyor musunuz? sorusuna evet evet haylazlardı biraz cevabıyla ortama bırakıyorum kendimi. Yavaş yavaş bulanıklaşan günden hatırladıklarım aşağıda notlar halindedir çünkü bunların aralarını dolduramıyorum.

- West Ham United’ın şarkısı dolanıyor tüm gün dilimize. Çakma İngiliz Holiganlar gibiyiz. Niye bu kadar dikkat çekmez zorundayız. Altı üstü Avusturya Lisesinde Flying Bubbles in the Air, They fly so high, nearly touch the sky, and like my dreams, they fade and die! diye şarkı söyleyip United tezahüratı yapıyoruz. Evet şaçmalıyoruz!

- Bira bitiyor okulda. T.’yi görüyorum bir tüp almış havaya kaldırmış sallıyor bira gelsin diye. Sonra bir dayı fırlıyor ordan, olm dur o oksijen tüpü diye bağıraraktan.

- Dışardan alımı durmuyor. İçeride tüketim bitmiyor.

- Bir sürü insana bulaşıyoruz, laf atıyoruz. Hiç ses çıkarmıyor kimseler. Kibar insanlar gelmiş mezunlar gününe. Hocalarda korkuyor mu ne!

- Emreye bir teyze gelip kaç mezunusun diye soruyor. Ben 02 ama burdan değil diyorum. Arif 76 diye bağırıyor. Terbiyemiz ayarsız. Teyze kızımın arkadaşına benzettim diyor. Biz kaçıyoruz. Emre konuşuyor toparlıyor terbiyesini grubun.

- Döner çıkıyor okulda ekmek arasında. 4 sefer bir tanesine sahip olma girişimim olsada bir anda ana karnından süt emecek it yavruları gibi yapışıyor herkes dönere. Evet samimiyiz. Bakıyorum racon bu burda alışıyorum bende!

- Bir ara birileri(!) ile ortak olup grupça ses çıkarıp bizden birinin bir kapıyı kırmaya çalışması gibi birşey hatırlıyorum ama kıramıyoruz heralde ki hatırlamıyorum gerisini. Bu tamamen ret edebileceğim bir anı galiba şuçlama altında!

- Asmalıya gidip Parantezde içelim deniyor. Gidiyoruz içiyoruz…

- Engin Abi. Evet onu hatırlıyorum, Sosyalist Komünistim ben tarzı birşey demişti galiba. Ensesi uzun gri şaçları, kırmızı fuları, tezahuratlarımıza verdiği karşılıkları, sarhoşluğu ve enerjisiyle grubumuzda bir santrafor yükü taşıyor. Parantezden kalkıp eve doğru giderken bizi bırakmıyor gençler gelin benle cihangirde oturuyorum, içmeye devam diyor ama biz bitmişiz.

- Flying Bubbles Söyleyerek şişhaneden metroya biniyoruz. Amuda kalkanlar, şarkı söleyenler, koltuklara yatanlar topluluğuyuz. Okumuş cahilleriz, çocuklar gibi şeniz.

- Gün boyunca bizi sokakta gören turistler ve insanlar, Galata’da, Asmalı’da, İstiklal’de falan hep bunlar ya turist ya boş şeklinde bakıyor. O gün için evet, boşuz ama çok hoşuz!

- T., Arif, Ben ve C. ile günümüz Ataşehir Republicte bitiyor. 10 saatlik bira festivalimiz sona eriyor.

P.S : Strudel yemeği unuttum.

Mallorca’da 2 El Turco

Cuma, 10 Nis 2009 Arif yorum yok

2008. Haziran sonu. Dellenmişim yine. Emir’e söylüyorum, “oğlum birşeyler yapmak gerek”. Tatile çıkalım kararı alıyoruz. Nereye gitsek?

Ibiza! İlk fikir. bakıyoruz önce kendimiz nasıl gideriz? Sonra gazete bir ilan! Emir açıyor şirketten heyecanlı bir şekilde oğlum bak tur varmış lan Mallorca’ya!

Destur diyorum. Bir bakalım nedir, ne değildir. Google’a giriyorum, yazıyorum “mallorca +nightlife +club”. Inkh, diye bir ses çıkıyor önce. Yazılara dalıyorum, okudukça okuyorum yorumları, gümbür gümbür geliyor içimden gitme isteği.

Sonra Emir’e mail atıyorum tamamdır ulan gidelim!

Neyse, gidip bir koşu tur şirketine ödemelerimiz yapıp kaydoluyoruz. Zaten nasıl daralmışım o aralar, en görmek istemediğim duymak istemediğim, yapmak istemediğim şeyler tepemde, diyorum ulan burası benim yeniden doğuşum olsun!

Gün geliyor, biz çıkıp gidiyoruz havaalanına. O sırada da amcamdan almışım DVD recorder, yanımda fotoğraf makinası vs. her türlü kayıt cihazım Cevat Kelle misali yanımda. Daha havaalanından çekmeye başlıyoruz tatili. Çekerken de demleniyoruz. Bu arada havalanına gidişte heyecan tabii ki had safhada, Bostancı – Bakırköy deniz otobüsünden kıpır kıpır duramıyoruz yerimizde. Neyse havalanında ne yapsak diyoruz, önce check-in vs. sonra hooop hadi baba bir çakalım. Neyse çakıyoruz biraları o sırada arka tarafta bir aile var ailenin bir güzel büyük kızı var gözler ona takılıyor. Farkediyoruz ki o da bakıyor. “Oğlum, kız güzelmiş lan” diyoruz ve kesiyorum kızı net bir şekilde. Kız gülümsüyor. Sonra ama tabii ki sosyal baskılarımızdan dolayı -babası orada lan!- bir bok yapamdan kalkıyoruz. Emir, “abi gel HSBC lounge’a gidelim” diyor. Önce “Shop&miles’ınkine gidelim” diyorum, “yok gel orası da güzel” diyor, peki diyorum gidiyoruz. Bir bakıyrouz ikimiz de kelle olmuşuz o sırada “boarding” yazıyor IST-PMI uçağı.

egb0102_grasovka_2Uçağa giderken eski dost Grasovka alıyoruz birer tane, biner binmez ikişer shot koyuyoruz, sonra ben Mallorca’da uyanıyorum. Neyse, iniyoruz abi otele yerleşiyoruz. Gaza gel! Daha iner inmez başlıyoruz kafayı resetlemeye. “Ulan nereye geldik diyoruz” o sırada bir kız banktan düşüyor öbürü de kusmaya başlıyor. Emir “Hasiktir lan, harbiden ne olm bu?!” diyor.

Öbür gün bir gaz başlıyoruz asıl tatile, çok da mis sabah uyanıyoruz,sıkı bir kahvaltı litrelik sularımızla plajda uyuyoruz yanıyoruz, sonra Galler’den kankilerle plaj futbolu oynuyoruz. Vay amına k0yim ne güzel lan herkes eğleniyor oluyor ki o sırada artık topless hatunlar bize çok normal geliyor. Hatta bikinililere “ıyyy, anti modern insanlar” diye bakıyoruz. Emir o sırada amele yanığı oluyor.

judgejules1

Judge Jules

Famous BCM Planet Dance in Magaluf

BCM Planet Dance

Ulan bir bakıyoruz yukarı bir tane küçük uçak arkasında birbez pankart bu akşam Judge Jules var BCM’de diyor. “Hasiktir oğlum, bu herif büyük adamdır gidelim!” diyorum. Neyse otele dönüp yine bol deniz mahsüllü sağlam bir yemek yiyoruz bir-iki saat kestirip sonra çıkıyoruz. Direk içmeye bşalıyoruz o sırada Avrupa Şampiyonası da olduğundan içerken maç + + İngiliz barda çalışan kız trio’su ile warm-up oluyor. Böyle geçiyor günler. Judge Jules yıkıyor bu arada. Gün geliyor, Türkiye – Almanya maçı ben pertim. İngilizler ile beraber izliyoruz. Ben son golden sonra sarmaş dolaş İngiliz’lerle üzülüyorum. Herkes beni tebrik ediyor. Ben sarhoş oluyorum. Bütün kızlar üstüme bir imza çakıyor. Formayı hala yıkamadım. Öbür gün; Emir otelde balkondan balkona kur yapıyor, ben o sırada klip çekmeye çalışıyorum.

2 tane “el turco” ortalığı yıkıyor, kankilerle hep sahilde görüşüyoruz. Bir gün de araba kiralayalım diyoruz. Gidip kiralıyoruz Mallorca’nın çevryolunda lastiğimiz patlıyor. Arabaya “Pablo” ismini vemrştik. O da puşt çıkıyor yani.

Camp de Mar

Camp de Mar

Ama mükemmel bir plaja da götürüyor hani bizi. Camp de Mar. Denizin ortasında restoranda paella yiyoruz, sangria içiyoruz, “huzur bu!” diye bağırıyoruz sonra cup diye denize atlayıp. Andtrax’dan da geçiyoruz bu arada. Almanlar basmış orayı da.

Port d'Andratx

Port d'Andratx

Hadi bu sefer de Palma de Mallorca (adanın başkenti gibi bir şey) ypaallım diyoruz biniyoruz otobüse. Otobüste önümdeki adamın keli parlıyor, gözlük takıyorum. Emir otobüs şöförüne kilitleniyor herife bak herkes bilet almadan duraktan kalkmıyor diyor, ben ise o mavi elbiseli ehliyet kursuna giden melek gibi güzel kızdan gözlerimi alamıyorum. Zaten kelden kamaşmış gözlerim iyice kör oluyor. Emir’e İspanyol mu İngiliz mi diye soruyorum. Kararsız kalıyoruz.

Palma da bayağı geziyoruz ve en sonunda hadi Tapas yiyelim diyoruz. Sokak arasında yine kenara atılmış masalardan birine oturuyoruz. Yorulmuşuz da. 2 Stella diyoruz, 3-5 tapas söylüyoruz, Allahım o da ne ya!? Bu nasıl bir keyif. Garson kız da yine bir Penelope Cruz havası, zaten yeni başlamış onunla ufak bir muhabbet yapıyoruz. Ayrılasımız gelmiyor ama geceyi de kaçırmak istemiyoruz. Atlıyoruz yine dönüyoruz Magalluf denilen güzel beldemize.

Magalluf Beach

Magalluf Beach

Böyle geçiyor 8 gün. Ayrılmadan son akşam Magalluf Beach’de oturuyoruz, baba son bir tek atalım diyorum, alıyoruz 2 cider, güneş de yeni batmış, herkes çekilmiş odalarına, boş sahil, batmış güneş de denize doğru yudumluyoruz…

- İyiydi be, yeniden doğduk resmen, çok eğlendik…
- Evet, kanka bu bir rönesans. Sence ispanyolca rönesans ne demek?
- Bilmem, abi çok güzeldi ya..
- Cheers kanka.
- Cheers…

(Dip not: Rönesans: renacimiento)

Viyana İzlenimleri

Cuma, 27 Mar 2009 Arif yorum yok

Önceki ılardan geçen haftasonu Viyana’ya gittiğimi birazcık(!) dikkatli okurlar anlamıştır zaten. Ee tabii, gidince orayı da anlatmak lazım.
“Yediğin içtiğin senin olsun Arif, biraz da gördüklerini anlat!”

Bu Viyana’ya 3. ziyaretim olduğundan entel, dantel, kültürel bir gezi değildi zira onların hepsini ilk iki gidişimde doyasıya görmüştüm. Ben ciddi ciddi gördüklerimden ziyade, yediklerim ve içtiklerimi anlatacağım.

Öncelikle cafélerden başlayacağım.

Cafe Europe direk Stephanplatz’da Stephansdom‘u arkanıza aldığınızda sağ tarafınızda kalan binada iki katlı güzel bir cafe. Üst katında cam kenarına oturursanız, mükemmel bir şekilde Stephanplatz’ı izleyebiliyorsunuz. Stephanplatz’dan direkman Kärtnerstrasse’ye girmeniz gerekli olduğunu söylemiyorum. Bunlar klasik. aslında benim burada anlatacaklarım Viyana’da yaşayanlar için d banal kesin arkadaşların daha iyi bildikleri yerler de vardır, seve seve buraya eklerim eğer istenirse; ya da yorum olarak atabilirsiniz de…

Her neyse, devam edelim. İkinci cafémiz, Café Central.

Kim ne derse dersin, ben bu şehri seviyorum. Bayık, küçük, cansız gibi ama içinde değişik bir hava var ve beni çekiyor. Burası da en eski cafelerinden biri. Hatta efsaneye göre, burada eskiden beri ajanlar buluşup türlü bilgilerin alışverişinde bulunurlarmış. Değişik bir bilgi, doğruysa bomba.

2mwurst

Bunlar dışında Viyana deyince aklıma ilk gelen yer Zentimeter. Bu konsepti İstanbul’a getirmeyi planlıyorum aslında ama… Neyse, 2m. sosis veya kılıca geçirilmiş kilolarca et tarzı abuk subuk ve hayvani menülerden oluşan yanında “cızzz” giden yemek yelpazesine sahip, ucuz ama süper bir yer.

Figlmüller… Figlmüller… Figlmüller… dursun zmaan orada Schnitzel yerken. Bäckerstrasse’deki yerine gidin iki taneler gerçi diğeri ed hemen o sokağın girişinde pasaj gibi bir yer var oradan girince. Mükemmel patates salatası ve schnitzel burada! Kesinlikle!!!

Gece ı tabii ki yine bayık, yine bayık. İstanbul ile karşılaştırıyorum, ondan dolayı. Volksgarten ve Passage gidilesi ki mekan fakat ben birtek Volksgarten’a gidebildim bu sefer. Chris Lake‘in çıkması güzeldi, süper vardı.img_1979-small

Bunlar dışında bir de Oasis konseri vardı ki akla zarar… Wiener Stadthalle‘de izledik. E zaten o konser için gitmiştim, çok ama çok değdi vallahi. Gallagher kardeşler bu sefer kavga etmemiş olacaklar ki, Liam sahneye çıktı! :)

Yaklaşık 2,5 saat sahnede kaldı sahnede Oasis; biz de orada demlenirken iyice kafa olduk.

Bunlar dışında; bol şaraplı, bol biralı saatler ile dostlarla beraber olmak yetti de arttı vallahi…

Bir dahaki sefer ama bu sefer zaman ve öğün sıkıntısından dolayı gidemediğm Zur Alten Kaisermühlen i kaçırmayacağım, kendime söz verdim!

Categories: gezelim görelim Tags: , , , ,

Ben ve Mick

Cuma, 27 Mar 2009 Arif yorum yok

Eve dönüş yolum uzun. Düşünmek için, yazmak için, dinlemek için bolca zaman demek.

Açtım bugün Rolling Stones’u. “Mick Baba neşelendir!” dedim. Bak, dedim, derdim çok, derman ol… Az bir dinle, dedim; anlattım da herşeyi, burada yazdığım tüm hadiseleri…
Dedim “ağladım da..”
O dedi:

“Are you fool to cry?… It makes me wonder why…”

Aptallıksa aptalım, dedim. “En azından ona dürüsttüm, açtım ona kendimi” dedim. Onu istedim, dedim. O da dedi, boşver evlat…

“You can’t get always what you want..
But if you try sometimes you get what you need…”

İyi de, dedim, ihtiyacım belki oydu. Kesti sözümü. Ne yani, dedi, hiç sana:

“I come to your emotional rescue!”

dedi mi diye dordu çat diye. Bir an sustum. Abi, dedim, senden birşey rica edebilir miyim?
“Buyur” dedi.

“I got the keys to your love”

diyerekten mırıldansa dedim…
“Ooo!” dedi, “sen abayı yakmışsın!”
Mırıldandı biraz; kendiliğinden değiştirdi daha sonrasında:

“Well I told you once and I told you twice
You never listen to my advice…
…Well this could be the last time
This could be the last time”

Doğrudur dedim, eşlik ettim:

“…It’s too much pain and too much sorrow
How good, I’ll feel the same tomorrow…”

“Yorulmuşum” dedim. “Herşey üstüme geliyor, herşey karanlık…”

Çıldırdı herif, bğaırmaya başladı!

“I see a red door and I want it painted black
No colors anymore I want them to turn black
I see the girls walk by dressed in their summer clothes
I have to turn my head until my darkness goes”

“Çok severim, dayanamadım” dedi.
“Abi, damardan girdin sen de ama yaa!” dedim, “Tam üstüne bastın, bak bariz bitmişim işte ben!”

“Ain’t it funny how things happen
Just as we think we’ve got it all straight
Everything seems to be moving forward
But instead we just sit around and wait

I’m losing my touch, yeah
Losing my touch
Losing my touch baby, way too much”

Boş boş baktı bir an.

“Love is strong and you’re so sweet
You make me hard you make me weak
Love is strong and you’re so sweet
And some day, babe we got to meet”

Böyle düşünmüyorsun aslında değil mi, diye sordu, çünkü bana öyle gibi geldi diye de ekledi. “Belki de…” dedim, “duymuyordur, okumuyordur bile… Kimbilir kiminle, nerede?”
Aklımdan soruyordum bu soruları kendime, kapadım gözlerimi…

“It’s three in the afternoon
Then I realize
That she’s really gone for good
Anybody seen my baby
Anybody seen her around
Love has gone and made me blind
I’ve looked but I just can’t find…”

“Ama”, dedim, “az da olsa ım var onunla güzel.”

“Under my thumb
A siamese cat of a girl
Under my thumb
She’s the sweetest, hmmm, pet in the world …”

“Bu da güzel bir şey be koçum”, dedi, “ne güzel işte!”
“Evet! Hatta biliyor musun bazen şu sözleri açıp söyleyesim de gelmiyor değil”

“I’ve been holding out so long
I’ve been sleeping all alone
Lord I miss you
I’ve been hanging on the phone
I’ve been sleeping all alone
I want to kiss you”

Yap, dedi. Yok, dedim, korkuyorum üzülmekten daha fazla..

…….

Derken uyandım.
’uma baktım, gülümsedim sana, penceredeki yansımana; istemdışı mırıldanmaya başladım:

“I KNOW IT’S ONLY ROCK’N ROLL, BUT I LIKE IT!”

P.S.: Mert, caz iyidir süperdir ama birşey eklemem lazım… Akıllı adam caz dinler, eyvallah, daha akıllısı biraz da özgür olanıdır, çılgın olanıdır. Onlar da ek olarak Rock’n Roll dinler! Haksız mıyım? :)

Biraz Radiohead Biraz Led Zeppelin’sin

Pazar, 08 Mar 2009 Merrt yorum yok

Sade çalıyor önce günlerce hayatımın gerisinde, No Ordinary Love diye sakin sakin. Üzülüyorum kafam karşıyor inanmıyorum olanlara. Sonra Arctic Monkeys giriyor devreye yavaş yavaş. Do me a favour dinliyorum durmadan istesemde istemesemde son kısım tekrara alınmış durmadan;

and to tear apart the ties that bind
perhaps fuck off might be too kind

Ve sonra sakinleşiyor hayat, yalnızım artık huzurlu gibi, ele geçiriyor beynimi. Sabah erken kalkıyorum servise biniyorum, işe gidiyorum bedensel olarak ama kafam çok uzaklara gidiyor. Marooned yada High Hopes oluyor heran kafamda dönen.Atom Heart Mother yiyiyor beynimi için için. Taksiye binipte KralFm’e maruz kalarak görülebilecek bir işkence türü bu aslında. Kaldırmıyor bünye doğal olarak. İsyan ediyor o da. Sonra yavaş yavaş Led Zeppelin geliyor, bende anlamıyorum nasıl yerleşiyor arka plana. Artık o çalıyor hep. Achilles last stand, All my love oluyor gerçeklik. Aslında hep kafamda birileri bişeyler varda şarkılarda bunları destekliyor sürekli gibi. Bu Birileri kendilerini bilmiyor bende kendimi bilmiyorum zaten kayboluyorum şarkılar kandırmacalar arasında. Sonra bahar oluyor yavaş yavaş, bakıyorum ilk Sade çalmaya başlayalı 1 sene olmuş, yaşlanmışım biraz daha aşk bitmiş, olmamış, kaçan kaçmış. Bende de sigortalar atıyor birer birer. Kaybediyorum Arka plan müziğimi biranda…

İşte çok yanılıyorum bitti sanarken.Çünkü olmaması gereken oluyor yılların dostu Thom Yorke ayıp ediyor. Ele geçiriyor Müziğimi. Hiç dinlemediğim dinlemeyi düşünmediğim şarkılarıyla. Bir gece sabaha doğru True Love Waits‘le sıçıyor ağzıma, acımadan. Bir hafta sonra Videotape geliyor. Hayat kaldırması sor bir işkenceye dönüyor. Arada
idioteque dinliyorum ki uyanabiliyim ertesi sabah.

Bir mektup buluyorum sonra odamı toplarken, elim titriyor. Alkole ulaşana kadar başlıyo Led Zeppelin sanki orda hazır bekliyomuş gibi; D’yer maker…

when i read the letter you wrote,
it made me mad mad mad…

gelmek üzere, hava ısınıyor, spora vermişim kendimi…Eğer olurda nefesim kesilirse yorulursam gaz olsun diye Killers açıyorum Ipod’dan.Somebody Told Me, gülümsetiyor beni. 4km daha koşuyorum o zevkle;

well somebody told me
you had a boyfriend
who looks like a girlfriend
that i had in february of last year

Sonunda geliyor. Güneş açıyor, işten ayrılıyorum, sınavlar geçiyor. Tatil gerekiyor diyorum, hayatımın tatiline çıkıyorum. Ama Ipod’umu alırken yanıma dikkatliyim artık, playlistleri gözden geçiriyorum. Olurda son bi seneki şarkılarım beni yakalarsa diye korkuyorum.

Korktuğum başıma gelmiyor, eğlenceli bir Beatles shuffle playlist’i olarak geçiyor. Beatles‘a şaşırıyorum ortaokul hazırlıktan beri seviyorum sizi diyorum, şu hayatta en vefalı siz çıktınız, affedin beni ben sizi unuttum, siz neler yaptınız büyük adammışsınız! McCartney “estagfrullah abi, işimiz bu” diyor, Lennon biraz daha artist, “Aslanım bi daha olmasın” diye tersliyor.

Eve dönüyorum, yerleşiyorum 3 ay geçmiş tatile çıkalı, zannediyorum hayatım değişti. , Led Zeppelin unuttu beni. Ama iş öyle değil. Hala çalıyorlar arada, esiyorlar. Tek fark artık eskisi gibi sesi açık değil o kadar.Anlamları değişmiş, yozlaşmış. Çoğunu eğlenerek, hissetmeden dinleyebilir hale gelmişim. Dikkat ediyorum ama Videotape’e alerjim devam ediyor hala. Thom York’u görürsem 2 çift lafım var, biliyorum.

Ve tüm bunlardan sonra bir şarkının sözleri çok şey ifade ediyor bana. çalıyor; Cigarettes & Alcohol…

is it my imagination
or have i finally found something worth living for?
i was looking for some action
but all i found was cigarettes and alcohol

Bir de şiir kalıyor geriye, birene yazmışım, o bilmiyor kendini. Eminim ki bir başkasıda ona yazmışım sanıyor kafasında kendince. Ve biliyorum ki 3. biri de bana yazmış olsa keşke diyor. Bense ayıramıyorum 1 mi 3 mü diye?

Biraz radiohead biraz Led Zeppelinsin
Biraz hayal biraz abartım, biraz uzaksın
Sözlerini anlamadıkça sorun olmayan, eğlendiren
Dinledikçe sözlerini ağlatan bir şarkısın
Sessiz, sakin, suçsuz,habersiz, kafamdasın
Yalanlarıma neden, itiraflarıma sebebsin
Tekrara alınmış, alındığı unutulmuş, saatlerce çalmış bi şarkıdasın
Ve başka bi şarkıdan çıkana kadar çalacaksın

Çalışmıyor kafam o kadar yorgunluktan sonra. 2007 mayısta Sade ile çalmaya başlayan arkaplan müziğim, 2009 şubatta bitiyor sonunda. Paul Simon Söylüyor sakince, Sound of Silence;

“fools” said i, “you do not know
silence like a cancer grows.
hear my words that i might teach you,
take my arms that i might reach you.”
but my words like silent raindrops fell,
and echoed
in the wells of silence
..

Not : Akıllı adam Caz dinler!

Sen Ve O

Perşembe, 05 Mar 2009 Merrt yorum yok

Sana sen dememeye çalıştıkça
Ona sen demek zorlaşıyor
Sen ve o benim hayatımda olmayanlarken bile
Hatta ve hatta sen yokken bile
O gitmişken, gitmek üzereyken
Onun hakkında yazamıyorum sen demeden
Siz ise kullanılmayacak kadar ayıp
O da gidiyor ben bunları yazarken

Biz olmadı, olmayacak biliyorum,
Sonuçta benden başka zamir kalmayınca elimde
Yabancı dillerde kızlar bakıyorum kendime!


(siz kendinizi biliyosunuz! di mi?)

Viyana Notları: Beatles

Pazartesi, 02 Mar 2009 Arif yorum yok

Beatles dinlerken neden mutlu oluyorum?
Gerçekten hiçbir fikrim yok. Ama bir kere Facebook’da statüme – çok iyi hatırlıyorum Roxy sonrasıydı -

“Arif thinks that the only cure for this fucking headache is Beatles, not Alka Seltzer.”

yazmıştım.

John Lennon ve arkadaşlarının yaptığı , değil ya bence. Bu bir terapi. Bir ilaç. Xanax gibi, Prozac gibi…

TEK YAN ETKİSİ, AŞIK ETMEK!

Saçmalamayın tabii ki, eksik etekli bir kıza değil. Hayata…

En depresif zamanımda bile beni gülümsetebiliyorsa bir , o iyi bir müziktir. Sokmak istediği moda sokabilen , iyi bir müziktir. Bunu yapıyor işte Beatles!

Şimdi bir durdum; camdan yine bir baktım… Biramdan bir yudum aldım.. ve başka birşeyi daha farkettim ki…
TEKRAR AŞIK OLURKEN O AN BEATLES ÇALMASINI İSTİYORUM!

Viyana Notları: Bira, Moleskine & iPod

Pazartesi, 02 Mar 2009 Arif yorum yok

İşte bu!
, ve

Uçakta; gün doğmuş ve pencereden içeri süzülen masum bir gün ışığı.
’da Beatles…
“Love, love me do…”
Ah, o sırada şarkı değişti.
Benim de ım, hayata bakış açım değişiyor.

Şu bulutlara bak!
Ne zaman uçağa binsem ilkmiş gibi heyecanlanıyorum bu bulutları görünce. Tatlı bir heyecan…

Bana saflığı hatırlatıyorlar. Hem de yoğun bir şekilde…
Bana beni ve seni hatırlatıyorlar…

Ağlardık bazen bulutlar gibi sağanak sağanak… Bazen de gülerdik geçerdik bütün gökyüzünü yarıp. Bazı bazı sinirlenirdik de birbirimize çığırırdık gök gürlercesine.
Ama İstanbul’umun havası gibiydik… Hepsi gelir, geçerdi…
Moralimiz bozuk olurdu ya senin ya benim kafam taktığım birşeyden dolayı; bütün gün boyu parçalı bulutluyduk… ve şimdi…

SONSUZ KARANLIK!

Başka Bir Sevgililer Günü Hikayesi

Cumartesi, 14 Şub 2009 Arif yorum yok

Bir ay olmuştu…

Sevgililer Günü diye bir kavram mı vardı?!

“Lanet olsun!”du…

Kim bulmuştu ki bu gerizekalı günü?
Emperyalist, kapitalist düzenin bir gecelik aşkıydı. Zaten hiç sevmemişti, çok özel kutlamalar da yapmazdı bu gün için, yapmamıştı da hiç.

Ne yapması gerektiğini biliyordu. Zaten alışkındı yaklaşık bir aydan beri. Gidip yine, bir bar taburesi üstünde (bkz. Teoman)  içecekti. Ha evde, ha barda; ne farkederdi ki? Önemli olan beyninin uyuşması ve o günler için mutluluğu tek bulduğu yer olan rüyalara yatakta tavanın haritasını çıkarmadan girmekti.

Hem en azından bakardı şöyle bir zavallı çiftlere. “Enayisiniz siz, ha bu arada muhtemelen bir süre  sonra ayrılacaksınız; bok var, eğlenin!” diye bağırırdı içinden küçük dili koparcasına. Biranın yanına patatesten daha güzel bir atıştırmalıktı bu nefret o sıralar onun için.

Sonra birazcık tembelleştiğini hissetti. O sırada “Pearl Jam – Black” çalıyordu, “kurtarıcı şarkım” diyordu ona. Açtı bir bira, hafiften kıstı ışıkları da. Resimlere baktı biraz. Çok dayanamadı, kapadı.

Dead Cupid

Telefonu çaldı… Arayan teyzesiydi. Çok severdi onu, aralarında 15 yaş olmasına rağmen beraber takılabilme potansiyeli maksimum olurdu.

-”Hadi gel bizle, biraz kafanı dağıtırsın”

İlk bir duraksadı. “Zaten benimki bok olmuş, bir de başkasını niye zehir edeyim ki?” dedi içinden. Ama ısararlarına dayanamadı, gitti. Bir masanın kenarında yitik bir şekilde oturdu saatlerce. Anlattı kendince birşeyler, dinleniyor muydu; umrunda bile dğildi. Ama dinlenirdi ya… Teyzesiydi, anne yarısı…

Çıkarken mekandan, eline bir gül ile bir CD tutuşturuldu mekanın garsonları tarafından. Halkla ilişkilere bakan kız da çok şekerdi aslında… “Allah bilir, sen kimleri yaktın böyle?” diye sorası geldi… Yutkundu ve aldı hediyeleri. İçtiği biraların rehavetinden gözleri kısılmış, zoraki bir şekilde gülümseyerek kızdan aldığı bu hediyelere baktı bir süre anlamsızca.

Merdivenlerden indi… Arabaya giderken sağda duran ağzına kadar dolu çöp kutusunun üstüne gülü yavaşça koydu.
Düşmesini istemiyordu ama onun için bir anlamı da yoktu bu çiçeğin.
O an, hayatında bir güzelliğe hele de böyle saf bir güzelliğe yer bulamıyordu kendince…

Eve girdi; bilgisayarı zaten açıktı; o sırada Starsailor’un albümlerini indiriyordu…
CD’yi taktı…Bleeding Heart

Çalan şarkı umrunda değildi -şu an bile hatıralmıyordu ya- , sadece birazcık dudakları titredi… Sağ üstteki çarpıya basabildi zamanında…
“Keşke hayatımızda bazı olaylar için de böyle bir çarpı düğmesi olsa” dedi içinden…

Kapadı ışığı, uzandı yatağa…

Şimdi yine mutluydu, rüyaya dalmıştı yine çünkü…

Bu da sana mektuptur…

Cumartesi, 14 Şub 2009 Arif yorum yok

Off…
İşte sanırım bu ı biraz uzun olacak… Baştan belirteyim… Sonuna gelince benim şu anki ruh halime bürünmemeniz için uyarmak istedim.

Solumda viski, sağımda kuruyemişlerim, arka fonda yine depresyon çalma listesi loop a alınmış; şu an Özcan Deniz “Geçmiyor günler” diyor… Bazı zamanlar olurdu, ben hep böyle damara girerdim. Ama bu hale geleceğimi nasıl bilebilrdim? Şu an benliğim geçmişimi tarıyor resmen bu kadar dibe vurduğun senelerin oldu mu diye?

Yaşlı amcalar “daha durun ya neler yaşadınız” diyor, kızmıyorum onlara çünkü dedikleri bana umut veriyor değişik bir şekilde. Hayatın heyecanını kaybetmemem en azından güzel birşey… Umut doluyum, tek sahip olduğum oymuş gibi geliyor zati…

Bugün bir ımı okuduktan sonra bir arkadaşım, “Sen bu halde gözükmüyorsun, demek ki sadece kabuk bağlamışsın” dedi. Çok beğendim bu benzetmesini aslında. Evet, aslında aradığım statü şu an kendim için bu. Kabuk bağladım… Ama kabuk bağlayan yaralar iyileşmeye yakın değil midir? Ya da bu sefer kim gelip kopartacak o kabuğu? Bundan korkuyorum işte. Sıradaki gelsin!

Millet anlamıyor abi, diyorum arkadaşıma. Neden, diyorlar. Anlamıyorlar, diyorum, çünkü yaşayan bilir, diyorum. Yanlış anlaşılmasın, ben bunları kendimi acındırmak için yazmıyorum. O an aklıma geliyor, ıyorum. Çok da eğlenceliyim aslında bu aralar. En azından eskisinden daha çok ama olay sadece ismini unutmakla kalmıyor. Gözlerini kapadığında, yine de birşeyler geliyorsa aklına onunla ilgili… Canı sıkılıyor işte adamın. E bu bana hala oluyor! Oldukça da sarılıyorum kaleme, klavyeye.
Çok güzel birşey, belki de bir kitap yazarım…

Adı da o senin nefret ettiğin “Godoş Kızlar” olur. İlişkiyi iyice bok eden gereksiz triplerin kaynağı olan isim. Bir geyiği alıp üstüne alınmandan dolayı, buradayız işte. Tek sebebi o mu, değil!

Hiçbir zaman senin beni bu kadar etkileyeceğini düşünemezdim. Bana bir rüya gibi geçen fırtınalı aşkımı geri plana attırmış olmanı düşünemezdim… Onun yerini tutamazsın zaten o bambaşka… Geçemez kimse. Sadece ya onun üstüne çıkar, ya da altında kalır. “Replace”… İngilizce’deki terimi bunun. o zaman devam edeyim. “Replacing is impossible.”
Benim suçum, senin onun üstüne geçebileceğini düşünmekmiş… Nereden bilebilirdim…
Anladın mı?

Bunları yazarken şu an alkollüyüm. Sabah kalktığımda bunları silmeye çalışacağımı bile bile, ıyorum. Deşarj oluyorum.
Zayıf bir insan mıyım acaba, diye düşünüyorum. Depresif moda girdiğinde hemen neden alkole sarılıyorsun, diyorum. Arkada şu an Orhan Baba çalıyor. “Kör olsun şu aşkın gözü” diyor. Seninle ilk tanıştığımız gün de alkollüydüm hem, sen de öyle…
Benim yüzünden sigara içtiğinde bile utanmıştın… Nasıl da tatlıydın…

Ne kadar da masumdun aslında. Beni bu hale sokacağını nasıl ama nasıl farkedemedim ona yanıyorum. Bilerek yapmadığını da biliyorum…
Bu ı sana bir mektup gibi oldu… Devam etsin, gitsin… Belki de okuyorsundur… Belki de şimdi anlıyorsundur. Bu sana yalvarmak değil. Bu benim anlatamadıklarım belki de… Ağlayamanın ne kadar zor olduğunu bilen bir insan bunu anlayabilir belki de.

Pardon, bu sefer sadece bir an nefes almadım. Kendime bir kadeh daha doldurdum.
Seninle ilk gittiğim yerin kartvizitini buldum geçen gün cüzdanımda. Arkadaşımdan almıştım, ara abi demişti, güzeldir orası, oraya götür. Ne de güzeldi… Ama sen oradayken. Hiçbir şey yaşamamış olmanın bu kadar değerli olacağını nasıl bilebilirdim onu düşünüyorum… Şimdi seninle gittiğim yeri bizim oraya da açtılar. Nefret ediyorum. Göresim gelmiyor. O kartviziti de yırttım attım zaten…

Senin adının geçmesi yasak muhabbetlerde. Resimlerini sildim, telefonunu da… Niye mi? Dayanamıyorum anlamıyor musun?
Aslında… Kendime yediremiyorum… Nasıl oldu da, gidip en büyük aşkımdan ayrıldıktan sonra sana bu kadar saplandım diye…
O’na bile yazamıyorum bu satırları düşün. Ama sonra diyorum ki; O’nu zaten çok sevmişim be, diyorum… Yazmama gerek bile yok, diyorum. Kıyas kabul bile etmiyorsun. Ama sen de farklıydın işte. Kurtarıcımdın ya hani… Sana belli etmeden, o güzel yüzüne her baktığımda bunu hissedebiliyordum… Ama neden? Neden? Neden bana arkadaş gibi takılalım dedin?
Gerçi onu duyduğumda… Çok rahatlamıştım biliyor musun… Ah, dedim, yavaştan alalım sağlam olsun, demiştim… Peki neden öptün beni? Bir kız ilk defa beni öptüğünde böyle saçmaladım… Bittim. Mahvoldum. Çünkü sen planlarımı bozdun…
Aşkın planı olur mu? Olmaz evet, ama ben deniyordum işte. Yine, yeniden.. Öğrendim… Olmuyormuş…

Orhan Baba hala döktürüyor arkada…. “Dil Yarası” diyor, “en büyük yaraymış” diyor… Belki de doğru…
Sana yazdığım bu satırları yine birileri çok beğenecek. Yine telefonlar açılacak, yine mailler atılacak, yine mesajlar gelecek.
“Döktürmüşsün yine hayvan herif!” diyecekler.
Sokayım döktürmeye… Reklam değil bunlar… Sen ellerdeyken ben neden sana takıldığımı düşünmekten yoruldum. Şakaklarıma beyaz düşerken yavaş yavaş, babam da soruyor ya bunu, sen Allah bilir neler yapıyorsun?
Merak da etmiyorum ya…
Gelip gidiyor işte…
Hep bir kıyas…
Seninle neden tanıştım  ben ya!?!?!?! Neden gördüm seni ilk orada? Neden konuştum? Neden dansettik? Neden? Neden? Neden?
Allah kahretsin…

İşin ilginci ne biliyor musun?
Bunların hiçbiri bir daha tekrarlanmayacak… Sen sadece hayatıma belki de en kısa ve hızlı giren kızlardan biri olup, orada da kalacaksın. Ama bu satırları haketmen bile yeterli… Gün gelecek, senden nefret edeceğim, gün gelecek işte böyle satır satır, sayfa sayfa yazacağım…
Kendime yediremiyorum… Sana bağlanmamam gerekiyordu… Beni o gün o mekanda gördüğünde yanımdaki kızın kendi yerine geçebileceğini düşündün mü bilmiyorum ama olabilir mi… Çok zor… İmkansız mı?… Değil..
Bir dakika, bir kadeh daha koyacağım…

Bana gıpta edenlar var… “Ne güzel, şükret” diyorlar… Yo, yo, gerçekten şükrediyorum. Beterin tabii ki beteri vardır. Ama olmuyor be… Artık anam babam bile bırakmışsa beni, bu konuda; ne olsun be. Kalbimin dert denizinde boğuluyorum işte…
Senin yüzünden ABBA bile dinleyemiyorum. Kazanan herşeyi alır diyorlar… Öyleymiş…

Hah, bak ne aklıma geldi…
Beni aç da bırakmıştın… Sonra da üzülüp sosisli almıştın orada. Beraber yemiştik… Zaten başka birşey de alamazdın ki… Hatıralar… Az da olsa… Var işte bir şeyler bak geliyor aklıma… Geliyor mudur senin de acaba? Zannetmiyorum, demiştim ya… Şaşırırım…

Herkes uyarmıştı, oğlum bırak aman uzak dur yakar seni diye, dinlemedim ya ona yanıyorum… Yaktın be… Yaktın yani… Kül ettin… Ben masumca sadece kalbimin sesini dinledim, seni benim yapmak istedim, senin olmak istedim. Çok mu ağırdı bu ya? Buna değer miydi?
Evet kabul ediyorum işte… Senin yüzünden ulan bütün herşey. Yanlış anlama, sana bir suçlamam yok. Sakın yanlış anlama… Sana ne dediysem doğrudur. Ama çıkışı senin yüzünden anla işte…
Komik geliyor değil mi? Ufak bir lise çocuğu gibi aşık olmuşum ulan sana…
Komedi ya… Gülümsedim şu an… Belki de kaç saattir ilk defa… Ama ironi. Okumasan da ıyorum bunları…
Saatlerdir aklımdan geçenleri ıyorum… Durmuyor işte bu kafa. Neden aldığımı neden tütün çektiğimi neden uyuşturduğumu zannediyosun ulan bu kelleyi!?!?!?!?! Bundan işte…

Bitiriyorum galiba ya…
Sana söyleyecek birşeyim kalmadı… Aslında bitmez, elbet vardır ama ben üzülmekten ve yazmaktan yoruldum, belki -eğer okursan tabii- sen okurken yarısında çoktan kapatmış bile olacaksın. Buraya geldiysen ne ala…
Çünkü ne diyeceğim biliyor musun?
Ne kadar “siktir” ile başlayan cümle kursam da… Seninle geçirdğim zamanları özlüyorum… Aptal esprilerini özlüyorum… Güzel yüzünü özlüyorum… Seni… Özlüyorum…

Bitiriyorum… Bitiyorum…
Yarın…
Uyandığımda…
Bunları hissetmeyeceğimi biliyorum…
Ama içeride bir  yerde…
iç kanamam dururken… Nereye kadar ki?
Sadece…
belki bir gün bir hemşirem(!)  geldiğinde…

Ama dedim ya,
ben seninle bırak 40 saniyelik bir kırmızı ışığı değil bir ömrü beklemeyi göze almışken, sen “yeni hayatın” için hala seni bu hale getirenlerin resmini koyuyorsan, sana sadece yine, yine ama yine!
Lanet olsun demek yerine;
“Seni özlüyorum, biliyor musun?”
demek kalıyor bana….

“Primitif” hayatım…

Cuma, 13 Şub 2009 Arif yorum yok

Soranlara iyiyim diyorum
İddialıyım da bu konuda,
bu haftasonu Barcelona’ya -sigara paramdan kalan 5TL’yi yatıracak kadar hem de.
Ama kolay da değil hani
bu hayattan onun etiketini çıkartıp atmak
Kestim ipini gerçi o etiketin
bir tek çekip çıkarmak kaldı
Yapmıyor, istemiyorum.
Günlerimin fiyatını belirlesin diye biraz daha.
İndirimde gerçi, damping hem de…
Devren kiralık bu kalbi kim alır ki?
İpoteğe girmiş kriz zamanı…

Onsuz herkese çok basit bir hayatım var diyorum.
Hazırım da var ya yeni bir aşka!
Aynen bandında problemlerimden kaçarcasına koşarken
acil düğmesine takınca parmağı, durur ya…
Öyle duruyor işte ama bu kalp.
Korkaklık derler ya
bir başka ama…
Onunla alakayı kuramasam da, var bir tetikçisi bu korkunun da.
Azalıyor be ama acıları
dün yine hatırladığımda farkettim
sidik gibi dipte kalmış tadına gelmiş hepsi.
Unuttum, diyorum.
İlaçlarımın reçetesinde semptom olanlar yin de belli ama.

Her erkeğin iğrençsin dedirten pis fantazilerinden birine
bilmeden girmek varmış gerçekten bu hayatta…
Hadi üçlü yapalım diyen bir kıza ne kadar az saygı duyarsa insan
bir o kadar fazla nefret de ediyor işte yine bu hayattan.
Yatakta olsa dediğim, savaş alanından galip çıkarcasına sevinir, gurur yaparsın belki ama
peki, ya bu duygu soykırımında?

Yediremiyor be insan…
Gelip de sikik bir hayatı ayağa kaldırmaya çalışan bir adama
yapılır mı diye sorguluyor bu kafa hala.
“Yapma” diyecekler, biliyorum.
Olmuyor ki…
“Eşek kadar adama laf mı geçiricem” diyor annem bu zamanlarda.
Üzülüyor aslında o da bana… Konuşmuyor fazla…
Neden diyor, gidip belayı çekiyorsun kendine diye?
Ben mi seçtim diyorum, kırarken buzları.
Eskiden çok sevmiyordum ya hani,
iki buzlu içiyorum Jack Daniels’ı şimdi.

Düşünüyorum;
orospu kelimesi ağır mı geliyor insanlara?
Saygıyla anar bazıları aslında ama…
“Bazıları takımı”nda ilk 11′de çıkarım diyorum,
hazırım bu hafta.
En azından açıkça mesleğim diyorlar ya o kadınlar
o ne diyecek peki ulan bu konuda?

Gidip geliyor, histeri yollarında benliğim
hala ama hala
nefret var damarlarımda.
Bunu sevgiye dönüşterecek insan
gitsin dakikaları durdursun diyorum kankama.
“Nasıl yani?” diyor.
Anlıyorum onun anlamamasını da sonuçta.
“Öyle işte” diyorum,
“ona vereceğim çünkü çok fazla”
hiç bitirmesin işte
aynı hergün katettiğim TEM otoyolu gibi oğlum
anladın ya!

Sonuçta;
nefret ediyorum bu hayattan
bir o kadar da bağlı olsam da.
Tek uçlu olan bu değneğin
öbür ucunu da tutup
her ikisini de boka buladılarsa,
bir de üstüne
yarıdan kırıp kopardılarsa da
yine de gömüyorum bir yarısını…
Ümit Besen diyor ya;
hakikaten alışmak sevmekten çok daha zor geliyor; of ya!
Bu arada
o öbür yarı
birazdan yağmur altında
her akşamki gibi açacağım bir birayla
umutlarım kadar tatlı bir şekilde fıçı tadında
temizlenir gider elbet yavaş yavaş zamanla…

Bir sonraki…

Pazartesi, 09 Şub 2009 Arif yorum yok

Geçen gün bir arkadaş şunu sordu: “Bu kadar şeyden sonra mesela düşünmüyor mudur insan, ondan sonra onun yerine geçenleri?”

Biraz sessiz kaldım. Düşündüm…

***

Tabii ki düşünüyor. En başta çok düşünüyor. Karşılaştırma yapmak istiyor ama yapamıyor; objektif olamıyor. O aptal düşüncelerle aylarca boğuşuyor, 5N1K’ya sarıyor.

Aylarca saplantılarla boğuşuyor… Gidiyor, geliyor ve gözünün önüne başkasıyla mutlu olan onun portresi geliyor. İçi sızlıyor…

Üstüne bir de Facebook’da resimlerini görüyor. “Oh” diyor, “tam da oldu” diyor.

Ama sevindirici tarafı da oluyor biraz, tamam diyor, bitti yani artık bu da damga puluydu diyor.

“Remove from contacts” a gidiyor fare imleci. Biraz sessiz kalıyor. Düşünüyor…

Çok da sürmüyor. Tıklıyor; orada bitiyor, kopuyor. Hissettikleri birazcık kaale alınsaydı eğer, bunlar olur muydu diyor. Bırak rüyayı gerçeğe bak diyor beyni. Doğru da diyor. Bugün bir okuyucuma yazdığım bir maildeki gibi…
“Enough is enough!” muhabbetini döndürüyor kendince…

Yine de aklına gelince sızlıyor birazcık ucu yüreğinin.

Sola bakıp da, arkadaşlarıyla olan o mutlu anın dondurulduğu tek kanıtı görünce unutuyor ama.

Kapatıyor Facebook’u… Away’e alıyor MSN’i… Açıyor biraz sesi yine… Ne çalacağını da biliyor…

Savage Garden… The Lover After Me…

Gülümsüyor sadece…

Hala..

Cumartesi, 31 Oca 2009 Merrt yorum yok
Hala hissediyorum
Çok çok geç olduktan sonra bile
Hala,

Ara ara, durmadan,
Unuttuğumda gerçeği
İyi niyetin sınırında
Hala,
Hissediyorum

Nefret ettiğimi,
Sevmediğimi,
İstemediğimi
Herşeyi
Görmeyebilirim,

Vedam olmadı, yok
Herşey yerli yerinde
Herşey benle ilgili

Kapatıyım gözlerimi
Ağlayayım 6 yıl
Sahte sahte güleyim
Yada unutayım

Ama hala,

Açtığımda gözlerimi
Geceden,
Sakinlik eziyor beni
Sensizlik gülümsetiyor
Ama çektiğimde kendimi düşünceden,
Huzur bulamıyor beni..

Bilmiyorum tamam hiçbirşeyi
İnandırıcı deilim tamam..
Ama sikiyim,

Hiçbişey senle alakalı değil,
Hiçbişey onla alakalı deil,

Sadece,
Hala,
Anlam karmaşası herşey..

Ve ben melek gibi çocuktum eskiden,
Şimdi değiştim..

04.05.08 bugün ve istanbulda ben
tek bir şey hissediyorum gerisi için

Sakinim

Hala,….

Bitmesi lazım ama durmuyor,

İyi günlerde yazılmış acı
Kötü gündeki sevinçle içiçe
Bunlar güzel günler..
Yaşanacak günler…

Aslında yaşayasım olmazdı,
Tek cezbeden merak

Ben kimim?

Cennetim olmadı benim,
Şeytana kozum yok,
Tüm bunları videokasedime kaydetsem bile
İlgilenen olmıycak
İzleyen olmıycak
O son geldiğinde
Anlamsız olacak kayıtlarım
Hatırladıklarım
Sevaplarım

Ya günahlarım?

Thom hesabları karıştırıyor
İkiyle ikiyi toplayıp 5 bulurken
Ölmeye razı kaybedince, 4 e razı olamıyınca
Ama günahtan korkmazki insan..

Ölmeye razı olmakla, son vermek farklı mı?

Hala
Genede
Mefisto yada tanrı
Beni unutmuş yada unutmamış olsada,
Gözlerim kapalı görüyor,
Kalbim ritimsiz atıyor
Ellerim artık titremiyor
Heyecan eski bir alışkanlık oluyor

Huzursuz sakinliğim ve ben,
Geri kalan, geriye kalan
Anlam aramayan
Varlığımın absürdlüğüne sığınınan

Hoşçakal yada gülegüle diyemeyen bir ben
Farkediyorum “güzel günlerim bunlar benim”

Eskiden yazdığım gibi
Ölüyoduk biz,
Uzun sürdü
Sonunda oldu

Benim yarattığım kızla,
Ben olmayan bi ben arasında
Sevgi olduğunun şüphesi
Herhangibir zamanda
Tükenmişliğimin hayalleri
Bana neyin hükmedeceğini
Bu kadar ii bilirken
Yalanların yanlışların şiiri
Sevgimle aşkımın yanılsaması..
Ve

Uzaklaşırken herşeyden
Merkezimsen eğer,
Yaklaştığım ne olabilir ki!

Öyle yada böyle
Yaşanmışlık içinde
Yeni bişey yaşanamaz
Tek soru:
Anlatılacak hikayem mi olsun?
Yada
Anlatılcak hikaye mi olayım?

Klişe kalp kırığımın içinde
Kendimi özel hissetmek
Ağlayamayacak kadar
Durumu kavrayamamam
Hepsi benzer

Ve biliyo musun yüzünü hatırlamadığım kız,
Sana değmezmiş, konu başlığı ben
Yüzünü unutamadığım biri olmanı tercih ederdim
Yada daha az basit olmanı
Hiç tanışmamış olmayı,
Olmamış olmanı!

Videokasetimde yerin olmasa
Kaydım olmasa,
Ben olmasam
Gerçekler olmasa,
Hayal kuramasam
Çok anlamlı olucak herşey

Gitmeden önce ama,
Biraz daha videotape,
Biraz daha true love waits dinliycem
Biraz daha koşucam,
Bi kere daha aşık olucam
Bi daha dinlemiycem
Radiohead.i lanetliycem..

Hepsinden sonra,
En sevdiğim şey,
İçinde sen olmaması olucak
Tüm bunların..
Ama ben bilemiycem

Sonra gidicem, yok olucam tamamen,
İşte tüm bunlardan sonra ölücem
Ölmeden önce belki 1 saniye seni düşünücem
O zmanki huzurumla;
sadece tek bir söz
Tek bir laf
Tek bir düşünce
Yeticek, hatta bunu yazmamın bile yerine geçicek..
Tek bir laf
Tek bir düşünce

“Sen kimsin?”

Belkide benim vedam bu..

Aslında
Belkide
Sadece yoruldum…

İlk Yazı !

Cumartesi, 31 Oca 2009 Merrt yorum yok

Selamlar!

Kafa karışıklıklarım ve ironiler ve düzeltilemeyecek yanlışlarla ilgili konulara dem vurarak mı başlamak lazım yeni bir bloğa..Yoksa mizahla içiçe eğlenceli mi olmalı ilk yazı?Bunları düşünmekten ve kararsızlıktan hiç başlayamayabilirim gibi.Ama olmaz yazmam-karalamam- şaçmalamam gereken çok mesele var.Bir kere şarkıları yorumlamam lazım hayatım üzerinde etkilerinden yola çıkarak, filmler mesela, ironiler, şaçmalıklar, , dostlar…Anlatacağım çok şey var. bile bir konu mesela.Şiirlerim var buraya yazmam gereken..Evet evet başlıyorum ben bu .a..

O zaman , uzun zamandır (1-2 sene) tanıştığım çoğu insana söylemek istediğim bir lafı yazmam gerekiyor buraya;

You met me a very strange time of my life!

Ama söylenmez ayıp..Bundan dolayı ikinci tercihime geçiyorum;

Arif, çocuğun gibi sevip ilgilendiğin karamsar .unda yer ayırdığın için sana minnettarım.Abbey ile bu karamsar havayı dağıtmaya çalıştığını biliyorum ama çok zor sen de biliyorsun.Sonunda içki masalarında KBK sokaklardaki muhabbetlerimizi farklı boyutlara taşıyacağımız için çok heyecanlıyım..Hoşbulduk kanka!!

Hakkımda yazısı biraz uğraştırıyor beni, baktım ki kendimi o kadar tanımıyorum ben!!

Bira / Beer / Bier / Cerveza

Pazar, 21 Ara 2008 Arif yorum yok

“But the greatest love – the love above all loves, Even greater than that of a mother – Is the tender, passionate, undying love, Of one beer drunken slob for another”

Irlanda atasözü

Biraz da Arap…

Cuma, 12 Ara 2008 Arif 1 yorum

 

ولا عايز حبيب بعدك أنا عايش ومش عايش ومش قادر على بعدك ولا عارف فيوم أنسى

Related Posts with Thumbnails
Categories: günlük şeyler Tags: , , ,