…hayat kırıntılarını avuçiçinde biriktiren site..
bira olarak etiketli yazılar
düello için
23 Haz
Aşağıdaki alet çok iyi lan, genelde iki biradan aşağı içmediğimiz için, ikincinin hep kılıfında durması gerekir. Hep yanında olması gerekir adamın o şişe işte.
Süper fikir, çok sevdim. Buradan satın alınıyormuş.
İlgili yazılar:
Sadece 15 dakika…
4 Ağu
…
Çok fazla değildi ayrılık tarihinden sonra geçen zaman. Yıllar geçmişti ve ilk defa yalnız kaldığını anlamıştı aslında. İlginç bir şekilde şu ana kadar geçen zaman onun canını acıtmamıştı, tam tersine sevinçliydi bu yeni hayat tarzı için.
Beyaz bir odanın içinde yerde fırlatıp atılmış bir şekilde duran büyük yastıkların üstünde oturup duvarlara bakıyordu, duvarlardaki posterlere. “Muhammed Ali” diye düşündü, posterine bakarak. Bu adamın yumruğu ne kadar ağır olabilir diye kendi kendine bir hesaplama yaptı. O sırada da beyninde Rocky filminden Ivan Drago’nun bir Newtonmetre tarzı makinaya yumruğu vurduğundaki sahne gelip geçiyordu. Bunu neden kafasına takmıştı ki? Muhtemelen yumruk yemiş gibi hissetmeye başlamıştı şimdi.
Yalnız kalmıştı. İlk defa.
Geçen süre içinde kimse onu yalnız bırakmıyordu çünkü, hep birileri yanındaydı öyle ya da böyle. Çok fazla düşünme fırsatı bile bırakılmamıştı.
Gözleri doldu. Zaten duygularını yoğun yaşardı. Sinirlendiğinde de üzüldüğünde de gözleri kolay yaşarırdı. Çok sevmiyordu bu huyunu, “annemden kaptığım en kötü huy” derdi bunun için hep. O sırada bir damla siyah şortunun üstüne düştü. Arkada çalan müzik seneler önce kalbinin pıt pıt attığı dönemler dinlediği bir şarkıydı, muhtemelen o küçük teybin odaya dağıttığı melodilerdi gözlerinden o damlayı ayıran.
Bazı konuları anlamakta güçlük çekiyordu. Her zaman güçlüyüm imajı veriyordu, keskin ifadeli biri olduğundan da zaten hiçbir zaman bunun tersini de insanlar farkedemezdi. Çok yakınları hariç. Hissetirmek istemezdi de zaten.
Aptal insanları da biraz ezmeyi seviyordu aslında; pek sevmediği bir özelliğiydi bu da ama yapacak bir şey bulamıyordu çünkü büyüdükçe dürüst olmanın vicdani hafifliği hep ağır basmıştı.
“Ne yapacaksın şimdi?”
Bu soru dolanıyordu kafasında.
“Ne yapılır ki tek başına?”
Hayatta ilk defa, çevresinde bu kadar insan varken sanki dünyada tek o kalmış gibi hissediyordu. Normal bir haftasonunda genelde hep sevgilisiyle olurdu. Sabahtan akşama kadar hem de. Kesin bir plan yapılırdı, hepsinden de aynı derecede zevk alırdı.
Artık planlar yoktu. Artık kimse yoktu. Artık sevgi diye birşey yoktu…
Acı…
Tek hissedebildiği buydu. Bir anda saplanan göğsünün sol tarafına.
Yerinden aniden kalktı ve lavaboya yöneldi. Yüzüne iki avuç suyu çarptı ve sonra lavabonun yanında duran, parfümlü kokusundan annesinin daha yeni koyduğunu anladığı havluyla kuruladı yüzünü.
Fazla sürmedi ama ıslanması tekrardan…
…
İlgili yazılar:
Sapanca Günlükleri – 2
6 May
Eveet, Sapanca günlüklerimizin ikinci ayağında Perşembe akşamından başlayıp Pazar akşamına uzanan bir zaman dilimini alacağız bu sefer yazıya. Geçmeyen bir haftanın son günü olan Perşembe 1 Mayıs’ın tatilinin kesinleşmesiyle Sapanca’ya gidilecek gün olarak belirlenmişti. Herkesin işten eve dönmesiyle hazırlıklar başladı, telefonlaşıldı ve ayarlandı.
20:30 sularında T., C. ile C.’yi alıp KBK’ya geldi. Bu arada iki C olduğunu farkettim, hatta ileride 3 C olacak. Bunları nasıl ayırayım… Tamam biri CD, diğeri Elektro, öbürü de CA olsun.
Neyse, CD önde oturuyordu biz 3 ayı arkaya sıkıştık neyse ki. Elektro tabii ki teçhizat tam takırdı, iPod’u da taktık teybe o kasetli kablolu acayip bağlantı aletiyle başladık dinlemeye. Ben yne oğullarımızı getirmiştim. Bir Bacardi Apple, bir adet de Martini. Elektro ile CD’den de vakfa yine bir Martini ile bir şişe viskinin yarı kalanı bağışlanmıştı daha yola çıkarken.
Yolda fazla bir aksiyon olmuyor gerçi yemek yemediğimiz için McDonalds’da durduk, hani o üstgeçit gibi olan yerde. Dünyanın en yavaş McDonalds’ı olduğu için tırstık ama bu sefer o kadar da değildi ya da artık biz takmıyorduk. Ama bu konuda baya taşak geçtik. gnctrkcll’li olmak da bir ayrıcalık tabi. Ben değilim ama olanları seviyorum. Neyse, en son Sapanca’da Hayat Tekel’den hayatımızın sürdürülebilirliği için gerekli malzemeleri aldık ve eve yöneldik. Gece iyi içtik bir güzel, genel olarak huzur ve yorgunluk vardı zaten. CD şömineyi yakamadı. Odun ıslakmış ondan. Biz de yedik bu bahaneyi(!)
İkinci günün sabahı, uyanınca hemen güzel bir kahve yaptık. Ben erken uyandığım için bilgisayarımdan 4-4′lük o efsane Liverpool-Arsenal maçını izledim öncesinde. Sucuklu yumurta filan klasik kavaltı menüsü yine alles inklusiv olarak yerindeydi ki öncesinde zaten TSH’le gittik bir alışveriş yaptık. Dönerken de CA’lar TSH’lerde olduğundan onlara gidip önceki haftadan kalan biraları vs. aldık. Bizimdi onlar. Bizim olacaktı hep. Ki oldu. Bahçede demlenip huzur ypatık biraz. Boş boş oturuyorduk ve bira içiyorduk ki E. geldi. Hem de topla! Obaaaa!
Sonrasında mal bir oturuş oldu aslında fazla bir şey yapmadık. T. o efsane sözü söyleyerek tatile damgasını vurdu: “Çeşke her … MSN’e girse!” Baya faşo bir laftı ama komikti, sansürlemem gerekti pardon. Çeşke kelimesinin Keşke olduğunu sonradan anladık daha da güldük. 3 gün bu lafın üstüne milyonlarca esprinin gelmesi de bekleniliyordu, oldu da. Akşam mangal yapacaktık, CD ile gittik birsürü şey aldık. Mangalı da oturttuk bir köşeye oooh mis gibi yedik yine. Ben baya yedim çok da içemedim üstüne zira. Sonra malak gibi film izledik, dışarıda oturmaya hava elverişli değildi ama yanlış hatırlamıyorsam 4 film filan izlendi. Herkes teker teker sızdığından (bunlardan biri benim) en son filmi CD ile TSH bitirdi galiba.
Sabah yine en erken ben uyandım. Bu sefer de Slumdog Millionare filmini açtım izledim ki o sırada CD uyandı, battaniyelerle ve kahve ile bana eşlik etti. Film bitene kadar herkes uyanmıştı, yine bir kahvaltı patlattık güzelcene. Sonrasında aslında Tabu oynayasımız vardı ama salla dedik, zaten biraz da geç uyanmıştık, göl kenarına gidip bira içtik.
Ben hala mangal kokuyordum. Biralarımız içtik, bir iki barfiks ve şınav çektik nedense, geri döndük. Orada bol resmimiz de var. Yine akşam yemeği hazırlıklarına başladık. O sırada şömineler yakıldı, mangal bir kez daha. Çok güzel rakımızı içtik, oooh mis- yine. Sonra Bir baktık, CA geldi. Daha doğrusu, TSH onu aldı getirdi. Bize de bir sürpriz yaptı, çok sevindik. Bu arada sağlam da içiyorduk hani. Dansettik baya. T. coştu zaten. Sonra ben sızdım. Yerde. Şömine önünde. Uyandığımda hayatımda ilk defa 9 bardak su içtim ve hala belim ağrıyor. Sonra ben, CD ve TSH sabah 07:30′a kadar dünyayı ve ilişkileri kurtardık. Akşam TSH ile CD’nin gidip bira bulma çabaları da boşa gitti, kapalıymış her yer. En son sabah 07:^0′da yerde yarım kalan biraları CD fırtlıyordu, ben baymıştım artık.
Az biraz uykudan sonra son sabah ne kahvaltılık almaya gidecek, ne hazırlayacak takat vardı zira öğleden sonra ayrılcaaktık. Güneş açtı, biz de masayı ve sandalyeleri bahçeye attık, oturduk. Abur cubur ile geçiştirdik… Bu arada benim bir önceki günden kalan soğuk kuzu şişi dürüm yapmam sükse yarattı. Çok da güzeldi ne var ki bunda?
Biraz daha top oynadık.
T. ‘nin CA’dan daha az dizinde top sektirmesi ilginç bir anekdottu. Aslında kendisi çok iyi top oynar. Anlamadık, tesadüftü herhalde(!)
Sonra bir saat süren bir temizlik sonrası, yola çıktık ve tekrar yuvalarımıza dağıldık… Yine güzel bir haftasonu, yine huzur, yine eğlenceydi Sapanca… Tekrar gideceğimiz günü iple çekiyoruz! Bakalım günlüğün öbür sayfası nasıl dolacak!..
İlgili yazılar:
Strudeltag – Bubbles – Bira
28 Nis
Cumartesi dışarı çıkmışız akşam. Yanımda E. Eve dönmüşüz. Bu sapık uyandırıyor beni sabah 9da. Ayıp. Çıkıyoruz dışarı, Nişantaşı starbucks. Kahve alıyoruz. Parka gidiyoruz. Yaslanıyoruz bir ağaca güneş altı. Biraz kahve biraz Woody Allen biraz sigara, güneşlenme derken muhabbetle geçiriyoruz zamanı. Sözde kitap okuyoruz. Başımıza geleceklerden habersiz başlıyoruz bir pazar gününe.
Arif geliyor öğlene doğru. Kahvesini almış. O da yayılıyor çimlere. Kalkıp biraz yürüyüş. Sonra ki hedef Avusturya Lisesi. Ne işim var orda? Kendi lisemin gününe 2 saat geç kalıp bir bok anlamadan çıkmıştım, şimdi bu acele niye merak ediyorum! Taksiye mi binsek yoksa metro ordan şişhane yaparız, yok kanka tramvay, hayır ben koşarak giderim tartışmaları yaşarken bir bakıyoruz tartışma takside devam etmekte. Gitme dinamiklerimden en büyüğü itaraf ediyorum bira. İlk başta bunun şuçluluk duygusunu hissetsem de gidince görüyorum ki 7-70 herkes ondan orda!
Ben ve Emre terakkiliyiz geri kalan tayfa ve arifin girişimi ile ordayım tamam ama ilk biranın sonuna kadar anlam veremiyorum orda olmama. Neyseki ikinci biranın ortasında Avusturyalı bir hoca gelip T.’nin hocam bunları hatırlıyor musunuz? sorusuna evet evet haylazlardı biraz cevabıyla ortama bırakıyorum kendimi. Yavaş yavaş bulanıklaşan günden hatırladıklarım aşağıda notlar halindedir çünkü bunların aralarını dolduramıyorum.
- West Ham United’ın şarkısı dolanıyor tüm gün dilimize. Çakma İngiliz Holiganlar gibiyiz. Niye bu kadar dikkat çekmez zorundayız. Altı üstü Avusturya Lisesinde Flying Bubbles in the Air, They fly so high, nearly touch the sky, and like my dreams, they fade and die! diye şarkı söyleyip United tezahüratı yapıyoruz. Evet şaçmalıyoruz!
- Bira bitiyor okulda. T.’yi görüyorum bir tüp almış havaya kaldırmış sallıyor bira gelsin diye. Sonra bir dayı fırlıyor ordan, olm dur o oksijen tüpü diye bağıraraktan.
- Dışardan alkol alımı durmuyor. İçeride tüketim bitmiyor.
- Bir sürü insana bulaşıyoruz, laf atıyoruz. Hiç ses çıkarmıyor kimseler. Kibar insanlar gelmiş mezunlar gününe. Hocalarda korkuyor mu ne!
- Emreye bir teyze gelip kaç mezunusun diye soruyor. Ben 02 ama burdan değil diyorum. Arif 76 diye bağırıyor. Terbiyemiz ayarsız. Teyze kızımın arkadaşına benzettim diyor. Biz kaçıyoruz. Emre konuşuyor toparlıyor terbiyesini grubun.
- Döner çıkıyor okulda ekmek arasında. 4 sefer bir tanesine sahip olma girişimim olsada bir anda ana karnından süt emecek it yavruları gibi yapışıyor herkes dönere. Evet samimiyiz. Bakıyorum racon bu burda alışıyorum bende!
- Bir ara birileri(!) ile ortak olup grupça ses çıkarıp bizden birinin bir kapıyı kırmaya çalışması gibi birşey hatırlıyorum ama kıramıyoruz heralde ki hatırlamıyorum gerisini. Bu tamamen ret edebileceğim bir anı galiba şuçlama altında!
- Asmalıya gidip Parantezde içelim deniyor. Gidiyoruz içiyoruz…
- Engin Abi. Evet onu hatırlıyorum, Sosyalist Komünistim ben tarzı birşey demişti galiba. Ensesi uzun gri şaçları, kırmızı fuları, tezahuratlarımıza verdiği karşılıkları, sarhoşluğu ve enerjisiyle grubumuzda bir santrafor yükü taşıyor. Parantezden kalkıp eve doğru giderken bizi bırakmıyor gençler gelin benle cihangirde oturuyorum, içmeye devam diyor ama biz bitmişiz.
- Flying Bubbles Söyleyerek şişhaneden metroya biniyoruz. Amuda kalkanlar, şarkı söleyenler, koltuklara yatanlar topluluğuyuz. Okumuş cahilleriz, çocuklar gibi şeniz.
- Gün boyunca bizi sokakta gören turistler ve insanlar, Galata’da, Asmalı’da, İstiklal’de falan hep bunlar ya turist ya boş şeklinde bakıyor. O gün için evet, boşuz ama çok hoşuz!
- T., Arif, Ben ve C. ile günümüz Ataşehir Republicte bitiyor. 10 saatlik bira festivalimiz sona eriyor.
P.S : Strudel yemeği unuttum.
İlgili yazılar:
Mallorca’da 2 El Turco
10 Nis
2008. Haziran sonu. Dellenmişim yine. Emir’e söylüyorum, “oğlum birşeyler yapmak gerek”. Tatile çıkalım kararı alıyoruz. Nereye gitsek?
Ibiza! İlk fikir. bakıyoruz önce kendimiz nasıl gideriz? Sonra gazete bir ilan! Emir açıyor şirketten heyecanlı bir şekilde oğlum bak tur varmış lan Mallorca’ya!
Destur diyorum. Bir bakalım nedir, ne değildir. Google’a giriyorum, yazıyorum “mallorca +nightlife +club”. Inkh, diye bir ses çıkıyor önce. Yazılara dalıyorum, okudukça okuyorum yorumları, gümbür gümbür geliyor içimden gitme isteği.
Sonra Emir’e mail atıyorum tamamdır ulan gidelim!
Neyse, gidip bir koşu tur şirketine ödemelerimiz yapıp kaydoluyoruz. Zaten nasıl daralmışım o aralar, en görmek istemediğim duymak istemediğim, yapmak istemediğim şeyler tepemde, diyorum ulan burası benim yeniden doğuşum olsun!
Gün geliyor, biz çıkıp gidiyoruz havaalanına. O sırada da amcamdan almışım DVD recorder, yanımda fotoğraf makinası vs. her türlü kayıt cihazım Cevat Kelle misali yanımda. Daha havaalanından çekmeye başlıyoruz tatili. Çekerken de demleniyoruz. Bu arada havalanına gidişte heyecan tabii ki had safhada, Bostancı – Bakırköy deniz otobüsünden kıpır kıpır duramıyoruz yerimizde. Neyse havalanında ne yapsak diyoruz, önce check-in vs. sonra hooop hadi baba bir bira çakalım. Neyse çakıyoruz biraları o sırada arka tarafta bir aile var ailenin bir güzel büyük kızı var gözler ona takılıyor. Farkediyoruz ki o da bakıyor. “Oğlum, kız güzelmiş lan” diyoruz ve kesiyorum kızı net bir şekilde. Kız gülümsüyor. Sonra ama tabii ki sosyal baskılarımızdan dolayı -babası orada lan!- bir bok yapamdan kalkıyoruz. Emir, “abi gel HSBC lounge’a gidelim” diyor. Önce “Shop&miles’ınkine gidelim” diyorum, “yok gel orası da güzel” diyor, peki diyorum gidiyoruz. Bir bakıyrouz ikimiz de kelle olmuşuz o sırada “boarding” yazıyor IST-PMI uçağı.
Uçağa giderken eski dost Grasovka alıyoruz birer tane, biner binmez ikişer shot koyuyoruz, sonra ben Mallorca’da uyanıyorum. Neyse, iniyoruz abi otele yerleşiyoruz. Gaza gel! Daha iner inmez başlıyoruz kafayı resetlemeye. “Ulan nereye geldik diyoruz” o sırada bir kız banktan düşüyor öbürü de kusmaya başlıyor. Emir “Hasiktir lan, harbiden ne olm bu?!” diyor.
Öbür gün bir gaz başlıyoruz asıl tatile, çok da mis sabah uyanıyoruz,sıkı bir kahvaltı litrelik sularımızla plajda uyuyoruz yanıyoruz, sonra Galler’den kankilerle plaj futbolu oynuyoruz. Vay amına k0yim ne güzel lan herkes eğleniyor oluyor ki o sırada artık topless hatunlar bize çok normal geliyor. Hatta bikinililere “ıyyy, anti modern insanlar” diye bakıyoruz. Emir o sırada amele yanığı oluyor.
Ulan bir bakıyoruz yukarı bir tane küçük uçak arkasında birbez pankart bu akşam Judge Jules var BCM’de diyor. “Hasiktir oğlum, bu herif büyük adamdır gidelim!” diyorum. Neyse otele dönüp yine bol deniz mahsüllü sağlam bir yemek yiyoruz bir-iki saat kestirip sonra çıkıyoruz. Direk içmeye bşalıyoruz o sırada Avrupa Şampiyonası da olduğundan içerken maç + bira + İngiliz barda çalışan kız trio’su ile warm-up oluyor. Böyle geçiyor günler. Judge Jules yıkıyor bu arada. Gün geliyor, Türkiye – Almanya maçı ben pertim. İngilizler ile beraber izliyoruz. Ben son golden sonra sarmaş dolaş İngiliz’lerle üzülüyorum. Herkes beni tebrik ediyor. Ben sarhoş oluyorum. Bütün kızlar üstüme bir imza çakıyor. Formayı hala yıkamadım. Öbür gün; Emir otelde balkondan balkona kur yapıyor, ben o sırada klip çekmeye çalışıyorum.
2 tane “el turco” ortalığı yıkıyor, kankilerle hep sahilde görüşüyoruz. Bir gün de araba kiralayalım diyoruz. Gidip kiralıyoruz Mallorca’nın çevryolunda lastiğimiz patlıyor. Arabaya “Pablo” ismini vemrştik. O da puşt çıkıyor yani.
Ama mükemmel bir plaja da götürüyor hani bizi. Camp de Mar. Denizin ortasında restoranda paella yiyoruz, sangria içiyoruz, “huzur bu!” diye bağırıyoruz sonra cup diye denize atlayıp. Andtrax’dan da geçiyoruz bu arada. Almanlar basmış orayı da.
Hadi bu sefer de Palma de Mallorca (adanın başkenti gibi bir şey) ypaallım diyoruz biniyoruz otobüse. Otobüste önümdeki adamın keli parlıyor, gözlük takıyorum. Emir otobüs şöförüne kilitleniyor herife bak herkes bilet almadan duraktan kalkmıyor diyor, ben ise o mavi elbiseli ehliyet kursuna giden melek gibi güzel kızdan gözlerimi alamıyorum. Zaten kelden kamaşmış gözlerim iyice kör oluyor. Emir’e İspanyol mu İngiliz mi diye soruyorum. Kararsız kalıyoruz.
Palma da bayağı geziyoruz ve en sonunda hadi Tapas yiyelim diyoruz. Sokak arasında yine kenara atılmış masalardan birine oturuyoruz. Yorulmuşuz da. 2 Stella diyoruz, 3-5 tapas söylüyoruz, Allahım o da ne ya!? Bu nasıl bir keyif. Garson kız da yine bir Penelope Cruz havası, zaten yeni başlamış onunla ufak bir muhabbet yapıyoruz. Ayrılasımız gelmiyor ama geceyi de kaçırmak istemiyoruz. Atlıyoruz yine dönüyoruz Magalluf denilen güzel beldemize.
Böyle geçiyor 8 gün. Ayrılmadan son akşam Magalluf Beach’de oturuyoruz, baba son bir tek atalım diyorum, alıyoruz 2 cider, güneş de yeni batmış, herkes çekilmiş odalarına, boş sahil, batmış güneş de denize doğru yudumluyoruz…
- İyiydi be, yeniden doğduk resmen, çok eğlendik…
- Evet, kanka bu bir rönesans. Sence ispanyolca rönesans ne demek?
- Bilmem, abi çok güzeldi ya..
- Cheers kanka.
- Cheers…
(Dip not: Rönesans: renacimiento)

İlgili yazılar:
Viyana İzlenimleri
27 Mar
Önceki yazılardan geçen haftasonu Viyana’ya gittiğimi birazcık(!) dikkatli okurlar anlamıştır zaten. Ee tabii, gidince orayı da anlatmak lazım.
“Yediğin içtiğin senin olsun Arif, biraz da gördüklerini anlat!”
Bu Viyana’ya 3. ziyaretim olduğundan entel, dantel, kültürel bir gezi değildi zira onların hepsini ilk iki gidişimde doyasıya görmüştüm. Ben ciddi ciddi gördüklerimden ziyade, yediklerim ve içtiklerimi anlatacağım.
Öncelikle cafélerden başlayacağım.
Cafe Europe direk Stephanplatz’da Stephansdom‘u arkanıza aldığınızda sağ tarafınızda kalan binada iki katlı güzel bir cafe. Üst katında cam kenarına oturursanız, mükemmel bir şekilde Stephanplatz’ı izleyebiliyorsunuz. Stephanplatz’dan direkman Kärtnerstrasse’ye girmeniz gerekli olduğunu söylemiyorum. Bunlar klasik. aslında benim burada anlatacaklarım Viyana’da yaşayanlar için d banal kesin arkadaşların daha iyi bildikleri yerler de vardır, seve seve buraya eklerim eğer istenirse; ya da yorum olarak atabilirsiniz de…
Her neyse, devam edelim. İkinci cafémiz, Café Central.
Kim ne derse dersin, ben bu şehri seviyorum. Bayık, küçük, cansız gibi ama içinde değişik bir hava var ve beni çekiyor. Burası da en eski cafelerinden biri. Hatta efsaneye göre, burada eskiden beri ajanlar buluşup türlü bilgilerin alışverişinde bulunurlarmış. Değişik bir bilgi, doğruysa bomba.
Bunlar dışında Viyana deyince aklıma ilk gelen yer Zentimeter. Bu konsepti İstanbul’a getirmeyi planlıyorum aslında ama… Neyse, 2m. sosis veya kılıca geçirilmiş kilolarca et tarzı abuk subuk ve hayvani menülerden oluşan bira yanında “cızzz” giden yemek yelpazesine sahip, ucuz ama süper bir yer.
Figlmüller… Figlmüller… Figlmüller… dursun zmaan orada Schnitzel yerken. Bäckerstrasse’deki yerine gidin iki taneler gerçi diğeri ed hemen o sokağın girişinde pasaj gibi bir yer var oradan girince. Mükemmel patates salatası ve schnitzel burada! Kesinlikle!!!
Gece hayatı tabii ki yine bayık, yine bayık. İstanbul ile karşılaştırıyorum, ondan dolayı. Volksgarten ve Passage gidilesi ki mekan fakat ben birtek Volksgarten’a gidebildim bu sefer. Chris Lake‘in çıkması güzeldi, süper müzik vardı.
Bunlar dışında bir de Oasis konseri vardı ki akla zarar… Wiener Stadthalle‘de izledik. E zaten o konser için gitmiştim, çok ama çok değdi vallahi. Gallagher kardeşler bu sefer kavga etmemiş olacaklar ki, Liam sahneye çıktı!
Yaklaşık 2,5 saat sahnede kaldı sahnede Oasis; biz de orada demlenirken iyice kafa olduk.
Bunlar dışında; bol şaraplı, bol biralı saatler ile dostlarla beraber olmak yetti de arttı vallahi…
Bir dahaki sefer ama bu sefer zaman ve öğün sıkıntısından dolayı gidemediğm Zur Alten Kaisermühlen i kaçırmayacağım, kendime söz verdim!
İlgili yazılar:
Ben ve Mick
27 Mar
Eve dönüş yolum uzun. Düşünmek için, yazmak için, dinlemek için bolca zaman demek.
Açtım bugün Rolling Stones’u. “Mick Baba neşelendir!” dedim. Bak, dedim, derdim çok, derman ol… Az bir dinle, dedim; anlattım da herşeyi, burada yazdığım tüm hadiseleri…
Dedim “ağladım da..”
O dedi:
“Are you fool to cry?… It makes me wonder why…”
Aptallıksa aptalım, dedim. “En azından ona dürüsttüm, açtım ona kendimi” dedim. Onu istedim, dedim. O da dedi, boşver evlat…
“You can’t get always what you want..
But if you try sometimes you get what you need…”
İyi de, dedim, ihtiyacım belki oydu. Kesti sözümü. Ne yani, dedi, hiç sana:
“I come to your emotional rescue!”
dedi mi diye dordu çat diye. Bir an sustum. Abi, dedim, senden birşey rica edebilir miyim?
“Buyur” dedi.
“I got the keys to your love”
diyerekten mırıldansa dedim…
“Ooo!” dedi, “sen abayı yakmışsın!”
Mırıldandı biraz; kendiliğinden değiştirdi daha sonrasında:
“Well I told you once and I told you twice
You never listen to my advice…
…Well this could be the last time
This could be the last time”
Doğrudur dedim, eşlik ettim:
“…It’s too much pain and too much sorrow
How good, I’ll feel the same tomorrow…”
“Yorulmuşum” dedim. “Herşey üstüme geliyor, herşey karanlık…”
Çıldırdı herif, bğaırmaya başladı!
“I see a red door and I want it painted black
No colors anymore I want them to turn black
I see the girls walk by dressed in their summer clothes
I have to turn my head until my darkness goes”
“Çok severim, dayanamadım” dedi.
“Abi, damardan girdin sen de ama yaa!” dedim, “Tam üstüne bastın, bak bariz bitmişim işte ben!”
“Ain’t it funny how things happen
Just as we think we’ve got it all straight
Everything seems to be moving forward
But instead we just sit around and wait
…
I’m losing my touch, yeah
Losing my touch
Losing my touch baby, way too much”
Boş boş baktı bir an.
“Love is strong and you’re so sweet
You make me hard you make me weak
Love is strong and you’re so sweet
And some day, babe we got to meet”
Böyle düşünmüyorsun aslında değil mi, diye sordu, çünkü bana öyle gibi geldi diye de ekledi. “Belki de…” dedim, “duymuyordur, okumuyordur bile… Kimbilir kiminle, nerede?”
Aklımdan soruyordum bu soruları kendime, kapadım gözlerimi…
“It’s three in the afternoon
Then I realize
That she’s really gone for good
Anybody seen my baby
Anybody seen her around
Love has gone and made me blind
I’ve looked but I just can’t find…”
“Ama”, dedim, “az da olsa anılarım var onunla güzel.”
“Under my thumb
A siamese cat of a girl
Under my thumb
She’s the sweetest, hmmm, pet in the world …”
“Bu da güzel bir şey be koçum”, dedi, “ne güzel işte!”
“Evet! Hatta biliyor musun bazen şu sözleri açıp söyleyesim de gelmiyor değil”
“I’ve been holding out so long
I’ve been sleeping all alone
Lord I miss you
I’ve been hanging on the phone
I’ve been sleeping all alone
I want to kiss you”
Yap, dedi. Yok, dedim, korkuyorum üzülmekten daha fazla..
…….
Derken uyandım.
iPod’uma baktım, gülümsedim sana, penceredeki yansımana; istemdışı mırıldanmaya başladım:
“I KNOW IT’S ONLY ROCK’N ROLL, BUT I LIKE IT!”
P.S.: Mert, caz iyidir süperdir ama birşey eklemem lazım… Akıllı adam caz dinler, eyvallah, daha akıllısı biraz da özgür olanıdır, çılgın olanıdır. Onlar da ek olarak Rock’n Roll dinler! Haksız mıyım? ![]()

İlgili yazılar:
Biraz Radiohead Biraz Led Zeppelin’sin
8 Mar
Sade çalıyor önce günlerce hayatımın gerisinde, No Ordinary Love diye sakin sakin. Üzülüyorum kafam karşıyor inanmıyorum olanlara. Sonra Arctic Monkeys giriyor devreye yavaş yavaş. Do me a favour dinliyorum durmadan istesemde istemesemde son kısım tekrara alınmış durmadan;
and to tear apart the ties that bind
perhaps fuck off might be too kind
Ve sonra sakinleşiyor hayat, yalnızım artık huzurlu gibi, Pink Floyd ele geçiriyor beynimi. Sabah erken kalkıyorum servise biniyorum, işe gidiyorum bedensel olarak ama kafam çok uzaklara gidiyor. Marooned yada High Hopes oluyor heran kafamda dönen.Atom Heart Mother yiyiyor beynimi için için. Taksiye binipte KralFm’e maruz kalarak görülebilecek bir işkence türü bu aslında. Kaldırmıyor bünye doğal olarak. İsyan ediyor o da. Sonra yavaş yavaş Led Zeppelin geliyor, bende anlamıyorum nasıl yerleşiyor arka plana. Artık o çalıyor hep. Achilles last stand, All my love oluyor gerçeklik. Aslında hep kafamda birileri bişeyler varda şarkılarda bunları destekliyor sürekli gibi. Bu Birileri kendilerini bilmiyor bende kendimi bilmiyorum zaten kayboluyorum şarkılar kandırmacalar arasında. Sonra bahar oluyor yavaş yavaş, bakıyorum ilk Sade çalmaya başlayalı 1 sene olmuş, yaşlanmışım biraz daha aşk bitmiş, olmamış, kaçan kaçmış. Bende de sigortalar atıyor birer birer. Kaybediyorum Arka plan müziğimi biranda…
İşte çok yanılıyorum bitti sanarken.Çünkü olmaması gereken oluyor yılların dostu Thom Yorke ayıp ediyor. Ele geçiriyor Müziğimi. Hiç dinlemediğim dinlemeyi düşünmediğim şarkılarıyla. Bir gece sabaha doğru True Love Waits‘le sıçıyor ağzıma, acımadan. Bir hafta sonra Videotape geliyor. Hayat kaldırması sor bir işkenceye dönüyor. Arada
idioteque dinliyorum ki uyanabiliyim ertesi sabah.
Bir mektup buluyorum sonra odamı toplarken, elim titriyor. Alkole ulaşana kadar başlıyo Led Zeppelin sanki orda hazır bekliyomuş gibi; D’yer maker…
when i read the letter you wrote,
it made me mad mad mad…
Yaz gelmek üzere, hava ısınıyor, spora vermişim kendimi…Eğer olurda nefesim kesilirse yorulursam gaz olsun diye Killers açıyorum Ipod’dan.Somebody Told Me, gülümsetiyor beni. 4km daha koşuyorum o zevkle;
well somebody told me
you had a boyfriend
who looks like a girlfriend
that i had in february of last year
Sonunda yaz geliyor. Güneş açıyor, işten ayrılıyorum, sınavlar geçiyor. Tatil gerekiyor diyorum, hayatımın tatiline çıkıyorum. Ama Ipod’umu alırken yanıma dikkatliyim artık, playlistleri gözden geçiriyorum. Olurda son bi seneki şarkılarım beni yakalarsa diye korkuyorum.
Korktuğum başıma gelmiyor, yaz eğlenceli bir Beatles shuffle playlist’i olarak geçiyor. Beatles‘a şaşırıyorum ortaokul hazırlıktan beri seviyorum sizi diyorum, şu hayatta en vefalı siz çıktınız, affedin beni ben sizi unuttum, siz neler yaptınız büyük adammışsınız! McCartney “estagfrullah abi, işimiz bu” diyor, Lennon biraz daha artist, “Aslanım bi daha olmasın” diye tersliyor.
Eve dönüyorum, yerleşiyorum 3 ay geçmiş tatile çıkalı, zannediyorum hayatım değişti. Pink Floyd, Led Zeppelin unuttu beni. Ama iş öyle değil. Hala çalıyorlar arada, esiyorlar. Tek fark artık eskisi gibi sesi açık değil o kadar.Anlamları değişmiş, yozlaşmış. Çoğunu eğlenerek, hissetmeden dinleyebilir hale gelmişim. Dikkat ediyorum ama Videotape’e alerjim devam ediyor hala. Thom York’u görürsem 2 çift lafım var, biliyorum.
Ve tüm bunlardan sonra bir şarkının sözleri çok şey ifade ediyor bana. Oasis çalıyor; Cigarettes & Alcohol…
is it my imagination
or have i finally found something worth living for?
i was looking for some action
but all i found was cigarettes and alcohol
Bir de şiir kalıyor geriye, birene yazmışım, o bilmiyor kendini. Eminim ki bir başkasıda ona yazmışım sanıyor kafasında kendince. Ve biliyorum ki 3. biri de bana yazmış olsa keşke diyor. Bense ayıramıyorum 1 mi 3 mü diye?
Biraz radiohead biraz Led Zeppelinsin
Biraz hayal biraz abartım, biraz uzaksın
Sözlerini anlamadıkça sorun olmayan, eğlendiren
Dinledikçe sözlerini ağlatan bir şarkısın
Sessiz, sakin, suçsuz,habersiz, kafamdasın
Yalanlarıma neden, itiraflarıma sebebsin
Tekrara alınmış, alındığı unutulmuş, saatlerce çalmış bi şarkıdasın
Ve başka bi şarkıdan çıkana kadar çalacaksın
Çalışmıyor kafam o kadar yorgunluktan sonra. 2007 mayısta Sade ile çalmaya başlayan arkaplan müziğim, 2009 şubatta bitiyor sonunda. Paul Simon Söylüyor sakince, Sound of Silence;
“fools” said i, “you do not know
silence like a cancer grows.
hear my words that i might teach you,
take my arms that i might reach you.”
but my words like silent raindrops fell,
and echoed
in the wells of silence..
Not : Akıllı adam Caz dinler!
İlgili yazılar:
Sen Ve O
5 Mar
Sana sen dememeye çalıştıkça
Ona sen demek zorlaşıyor
Sen ve o benim hayatımda olmayanlarken bile
Hatta ve hatta sen yokken bile
O gitmişken, gitmek üzereyken
Onun hakkında yazamıyorum sen demeden
Siz ise kullanılmayacak kadar ayıp
O da gidiyor ben bunları yazarken
Biz olmadı, olmayacak biliyorum,
Sonuçta benden başka zamir kalmayınca elimde
Yabancı dillerde kızlar bakıyorum kendime!
(siz kendinizi biliyosunuz! di mi?)
İlgili yazılar:
Viyana Notları: Beatles
2 Mar
Beatles dinlerken neden mutlu oluyorum?
Gerçekten hiçbir fikrim yok. Ama bir kere Facebook’da statüme – çok iyi hatırlıyorum Roxy sonrasıydı -
“Arif thinks that the only cure for this fucking headache is Beatles, not Alka Seltzer.”
yazmıştım.
John Lennon ve arkadaşlarının yaptığı müzik, müzik değil ya bence. Bu bir terapi. Bir ilaç. Xanax gibi, Prozac gibi…
TEK YAN ETKİSİ, AŞIK ETMEK!
Saçmalamayın tabii ki, eksik etekli bir kıza değil. Hayata…
En depresif zamanımda bile beni gülümsetebiliyorsa bir müzik, o iyi bir müziktir. Sokmak istediği moda sokabilen müzik, iyi bir müziktir. Bunu yapıyor işte Beatles!
Şimdi bir durdum; camdan yine bir baktım… Biramdan bir yudum aldım.. ve başka birşeyi daha farkettim ki…
TEKRAR AŞIK OLURKEN O AN BEATLES ÇALMASINI İSTİYORUM!






