Posts tagged aşk

Biz daha yeni başladık…

0

Soğuk bir günde kapını çaldım.
Bağırıp çağırışlarımız olmasa,
şimdi biribirlerine çay ve şeker gibi karışan kahkahalarımız da olmayacaktı.
Önceden gelen hasretle büyüdük gitgide…
Ayrı kalmalarımız birleştirdi bizi bir süre.
İkimiz diyebilmek çarpanıydı bağlılığımızın…

Teselli aradığında ilk duyduğun ses olmam nafile,
bir otobüsün peşinden bakarken hüznüm yeterdi…
Yarattığı özlem ile aşkımı büyüttüm bazı haftalar;
bir telefonunla aklım başımdan uçtu…

Ufak bir sürprizle kızgınlığını almaya uğraşırken yoruldum,
filmlerin sonunu hep rüyalarımda seninle bitirdim…

Böyle böyle bir yılı geçirdik işte güzelliğim;
Güldük, dertleştik, ağladık…

Ama birtanem… Derim ya sana hep…

Biz daha yeni başladık…

 

Sevgiliye…

0

Kaç zaman oldu ilk gözlerimiz buluşalı?
Ben hesabını tutmayı unuttum,
zira aklım havalarda zıplasam da yetişemiyorum.
Bana verdiğin mektuptaki takvimi geçti hislerimiz
sevgim de sen olmuşsun,
nefretim de sen.
Ne şekilde tepki vereceğimi bilemeyeceğim zamanlardan geçiyoruz sevgilim
Bünyenin kaldırabileceği maksimum haddi neymiş onu anlıyorum.

Bir tepki veriyor fakat,
o kadar hızlı atıyor ki kalbim,
aynı senin yorgun şakakların gibi…
Gözlerinin içinin parlaklığını mı sevmem lazım?
Yoksa beni gördüğündeki o aptal gülümsemeni mi?
Ya da belki de tüylerinin ürpermesine her boynuna ulaştığımda…
Bu geçici bir heves değilmiş,
bir gecelik şehvet,
hatta bir haftalık gönül eğlendirmesi…
Yok, olamaz, imkansız…
Ben buna aşk diyorum, ey sevgili,
bilir misin bilmem; öğreniyorsan da benimle ne ala…
Hem de…
En derininden.

aç gözlerini

0

aç gözlerini, korkma; yanında artık ben varım.
bütün şımarıklıkların, nazın bir tek bana geçsin, hazırım.
gerçekten bakma öyle ürkek ürkek, rahatça söyle sevdiğini, çünkü ben de seni…
ayrıca üstündeki sana çok yakışıyor…

Kürşat Başar’dan efsane bir paragraf

0

”hayatım boyunca hiç böyle üzüleceğimi, birinin beni böyle acıtacağını düşünmemiştim. şimdi inan bana yüreğimi söküp çıkartmaktan başka bir şey istemiyorum. birinden, delice sevdiğin birinden ayrılmak zorunda olmak ama ayrılırken onu da içinde götürmek, içinde, ondan uzaklastığın her adımda, onun içinde büyüdüğünü, içine sığmadığını duymak, içinde tutmaya çalışmak, boğulmak, bütün bir dünyanın, bütün görüntülerinin, anılarının, çocukluk günlerinin, gelecek düşlerinin, bugünün renklerinin siliniverdiği bir anda, yine de ayrılmak zorunda olmak… bunun ne demek oldugunu biliyor musun? eminim biliyorsundur…”

Bahanelerin büyüteceği yaştayım

0

Daha çok gencim aslında lan. Kimse bakmasın ağardığına saçlarımın, kimse bakmasın kırışıklıklara gözlerimin kenarında duran hani. Hiç biri yaşın getirdiği doğal afetler değil, yemin ederim. Hepsinin ayrı bir anısı vardır ama. Kalbi yüzüne vurmuş derler ya adam, ben onlardanım lan.

Hani seviyorsunuz ya siz, seviyorsunuz, diyorsunuz ya hani çok iyi çocuk… Dünya tatlısı hani; o benim işte…. O kadar tatlıyım ki eridim gittim zaten. Bittim ulan, size yalatacak bir şeyim de kalmadı biliyor musunuz? Tüh…

Ben sadece bırakın gideyim, ben sizden başka hiç bir şey istemiyorum. Ben yukarıdakinden de bir şey istemiyorum. “Allah’ım neden bana bunu yapıyorsun” diye de sormak istemiyorum. artık. Ben arkamda kötülük bırakmak istemiyorum ama demek ki öyle bir leş bırakmışım ki arkamda… Öyle büyük bir günah ki benim bu geçmişim silemiyorum sizi, ne seni, ne seni, ne seni, ne de seni…. Gidiyor bunlar… Sıraya giriyorsunuz.

Bahaneleriniz büyütüyor artık beni. Karşımda yazdığınız masallarla rahat uyuyorum ben geceleri. Hepsine inanasım gelen o masallarınız yanına tatlı geliyor iki duble içkimin. Sıonra da “ah ne ayıp” oluyor ben içince. İçince unutuyorum lan sizi… Hareketlerinizi. Dengenizi… Sevginizi, nefretinizi. Bu saatte bu satırları yazamayacak kadar kafam iyiyse, sabahın körü kahretmesin, artık düşünmemek için. Daha fazla beynimin yanmasını engellemek için…

Çünkü o kadar fazla düşünüyorum ki artık daha fazlasına bünyem tepki veremiyor. Sevginize cevap veremiyorum…O olmayan sevginize cevap veremiyorum çünkü….
Çünkü…
Allah kahretsin ki ben yok olamıyorum…
Ben hala çok gencim lan…
Hala bahanelerinizle büyüyecek bir yaştayım işte…

İçi beni dışı seni yakar

1

Hepsinin farklı özlemi, hepsinin farklı tadı var zaten. Güzellik, iyiliği geç eski fotoğraflarına baktığımda hepsinin yüzündeki o mutluluğu dondurdum ben beynimde. Onları görüyorum. İçimdeki iyi çocuğun yaptığı küçük resimler bunlar, hiçbiri canımı acıtmadı ki, sadece bir parçasını aldı götürdü. Ben ise hepsine onu yaralanmış bir şekilde verip iyileştirmelerini bekledim. Belki de en büyük yanlış buydu. Kendi söküğünü dikmekti gerekli olan. Belki de işte bu hediye korkuttu onları. Hani o çok bekledikleri yüzüğü alınca şaşıranlar var ya, hani bir anda korkanlar… Belki o yüzük bunun yanında bile o kadar değersizdi ki. Basit bir şey değildi bu, hiç bir zaman olmadı. Mutluluğu aramanın peşinde geçirdiğin acı nöbetlerinden de pişman değilim. Hepsini istediğim, izin verdiğim için yaptım.

Ellerimden kayışlarını izledim her seferinde… El salladık ya arkalarından hani… Pişman değiliim ki. Hepsinin yeri ayrı ben de… Acımıyorum… Yakmıyorum gemileri, batırmıyorum…

Tek üzüldüğüm, ne biliyor musunuz? Sadece göremeyecek kadar kör olmuşsa bu millet, benim de elimde verecek bir şey kalmamış işte…

Ben korkuyorum dediğimde, ilgi çekmek için değil ki… Saklayamadığımdan sadece…

Güzel bir paragraf

0

denilen uzun bir hikayenin ortalarına gelir az çok bu acı bölüm. Bir paragraf kadar sürse de, sorun onun etkilerinin ne kadar süreceğidir hep. Nerede çözülecektir orada atılan düğümler?
Kestirelemez odur, bilinmeyen. Aşkın elini bıraktığı yaya geçidinin ortasında kalıp sağına soluna baktığın anda gelip de uzanacak eli beklemenin süresi değil işte. O süre geçiyor…

Geçiriyorsun en azından aklında. Birini görüyorsun; gelip tutuyor böyle… Çekip çıkarıyor…  Ama o el seni gerçekten karşıya geçirecek mi? Tutup götürecek mi seni? Gerçek ve güzele olan o arayışını tatmin edecek bir cevap mı olacak kalbindeki sorulara?

Çok okudum bu hikayeleri, çok denk geldim dostluk raflarında. Ve aklımda bir şekilde buldum cevapları…

Aslında sen o lise sıralarındaki ufak çocuk olmak istiyorsun içten içe, o saflığın gelip seni çıkarmasını bekliyorsun. Hani zaman içinde yediğin tekmelerin – kalbine kalbine yediğin tekmelerin kirlettiği, kırdığı, ezdiği o saflık var ya hani…

Ona dönesin geliyor, mutlu mesut bir şekilde her şeye gözün kapalı bir duruşla sadece basit bir şekilde ellerin birleşmesini istiyorsun… Sorgu yok, sual yok… Nereye gittiğinin bile bir önemi yok. Zira götürüldüğün yerin zaten dibindesin ya şu an… tırmalayarak çıkamadığın hani?

Gel gör ki…

İşte o paragrafın noktalama işaretlerinin çokluğunun sebebi ne biliyor musun? Durduran, soluk verdiren, ucunu açık bırakan, bazen de uyarıp da yok olan?

Gözün o kadar açılmış ki artık, tüm imla yanlışlarına kayıtsız kalman mümkün değil…

Hepsinden sonra bitiriyor ve yeni bir cümleye başlıyorsun… Hepsinde yeni bir umut… Hepsinin sonu ise mutlu olası… Hatta ve hatta son üç noktayı mutluluktan koymak istiyorsun belki de…

Halbuki…

Bazen hayat yanlışlarla güzel…

ise bitirilecek bir cümle değil…

Umudumu anlatacak cümlenin sonuna koyduğum üç nokta ile aşk için yaratacağım bir cümlenin arkasından koyduğum üç nokta gerçekten aynı değil…

Arada aklımda başladığım bir cümle var ya…

Aynen onun sonunun ne olduğunu da henüz bilmediğim gibi…

Ben aslında…

aşk…

0

love

“….sevdiğin insanla en eğlenceli anları paylaşırken, ona en yakın yerde durabilmek…”

resim: smudo.org

:)

0

Kedi patileri

0

Hatalar ile başlayıp, yine hatalar ile biten yolculuklardan sonra bile masumiyetimizi sanki kedilerin patileri gibi gerebiliyorsak yumuşak bir halı üstünde, sadece zevkinin tadı kalır acı veren şehvet ısırıklarının…

Onun sonrasında yapıyorsan aynı hataları… O zaman alışmışsındır zevk almaya, kalp kırıklarınının içinde yüzdüğü o yumuşak halıda çırılçıplak bir ayakla dolaşıp durmaya…

Go to Top