Posts tagged Arkadaşlar
2 yabancı: 2 arkadaş: 2 sevgili: 2 yabancı
0Kısa not:
İki yabancı iken iki arkadaş olup daha sonra iki sevgili olduktan sonra tekrar iki yabancıya dönüşmek nasıl bir olgu?
Bunu şerefine: http://fizy.com/#s/1lugwp
İyiyiz iyi…
0Şu an şirketteyim, kahvaltımı ettim bizim şirketin içindeki bahçeye doğru bir de çayımı içtim; arkadaşlarımla sabah sabah geyiğimizi yaptık, rutin olanından öyle böyle anılar anlattık. Hatta taa gittik Roma’lara, Toskana bölgesine anılarımızda.
Şimdi oturdum bir tane yeni program önerdi fabrika tarafından bir iş arkadaşım bulmuş işte bizim şirket networkünde bile çalışıyor, yasaklı değil, ne de güzelmiş diye. Radyo dinliyorum orada lounge tadında, huzur dolu.
Düşünüyorum geçmişimi çok da geriye gitmeye gerek yok zira, çok acılar çekmişim, çektirmişim, kendime de başkalarına da belki sebepli sebepsiz; bilerek, bilmeyerek ama gel gör ki artık önümüze bakmak lazım sanırım.
Şu an birazcık da olsa gülümsüyorsam nedendir diye soruyorum ve aklıma tek cevap geliyor: E, mutluyum da ondan?! Düşünmüyorum bir bir atladığım hendekleri artık, önümdeki engelleri ya da.
Askere mi gitmek? Amaaan, sonuçta Türk evladıyız gider geliriz diyip geçiyorum, yormuyorum nasıl geçecek onca şafak diye… Ne olacak ki, zaman değil mi bak işte geçmiş gitmiş 26 yıl bir çırpıda. Arta kalan sadece mazi.
Sevgi mi aşk mı? Ohoo, diyorum bana uzak – ulaşmak isteyen de yok ki. Olsa kapım açık o farklı. İstediğim biri de yok değil hani. Geçmişe dönüşlerim mevcut belki biraz ama kafa rahat artık. Çok sallamıyorum.
Okul mu? Bitirdin ya ulan işte daha nereye kadar diyorum erteliyorum onunla ilgili ekstra hedefleri – keyfine bak işte.
İş, kariyer mi? Gelir geçer, altyapı sağlam sebat gerek deyip bakıyorum önüme, işime. Olur elbet bizden de birşey.
Sevdiğim kıza bile artık mesaj çekesim gelmiyorsa, benden geçmiş demek değil bu sadece biraz huzuru bulmuşumdur belki o. Yanıma eküri olacaksa gelir o deyip geçiyorum. Aynı arkadaşlarım gibi. Sağolsun hepsi tay gibi benden eksik kalmıyor.
E mutluyum işte, ne güzel değil mi?
Yaz geldi yaz… Eskisi gibi değil bu sefer hem.
Hem bir kardeşimin dediği gibi. Hayırlısı ya. Rahat olmak lazım.

Arkadaşlar iyidir ya ondan
0Taa bundan 40 gün önce demişiz bunu ilk.
Şimdir de tekrar ediyorum.
Bir sonraki hafta tatile çıkmaktan taa evlenince nasıl bir kadınla olmasına…
Pazar günü mezunlar gününe kaçta gideceğimizden yan masadaki kıza yazış sonrası Türk kızlarının ezikliğini tartışmaya…
Eski defterleri açıp dert kusmaktan bir önceki buluşmadaki saçmalıklara katıla katıla gülmeye…
Paradan işe, zevkten kedere…
Bunları konuşurken karşınızdakinin sizi anlayıp sizinle beraber gülüp, ağlayıp, sinirlenip, sevinip, öğüt verip, gerekirse sinirlenmesi…
…Arkadaşlar iyidir ya ondan…
Gerisi cidden yalan!
Zamanla değişiyor herhalde her şey
0Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sana yazılanlar da belki. Sana özeller hep bende. Saklıyorum onları. Sadece sen göresin diye. Peki, neden bunlar burada? diye sorarsın bunun üstüne. Öyle işte, burası benim mabedim. Utandığımdan olsa, burada olmaz. Utandırmak istesem, zaten yapamam. Utangacım ki zaten. Bunlar reklam da değil. Reklam olsa zengin olmuştum ya…
Sana yazılanlar… Evet…
Değişiyor görüyorsun belki. Eskisi gibi yazamıyorum senin için. Heyecan gitti belki de. Ya da artık kabuk bağlarken sen de altında mı kalıyorsun diye soruyorum kendime hemen kandırırcasına… Hayır… Hayır… Yok öyle bir şey… Sadece… Temkinliyim biraz daha. Ya da artık seni kendime daha çok saklıyorum.
Söndürmek için en iyi yol üstüne toprak atmaktır ateşin. Toprak bedenimse, bırak içimde yan sen.
İnanmadığını biliyorum. Buradaki hiç bir kelimeye hem de. Önemli değil ki… Birkaç saat önce yazdığım gibi, bazen yeni bir başlangıç gerek ama şu ana kadarkilerin de doğru olduğunu anlamak vs… Öyle işte… Bunların burada durmayacağını, seni görsem, biliyorum. Hepsi yüzüne yüzüne gelecek. Ondan sonrası da senin. İster al onları geri çal kafama, ister tut sen de içinde büyüt.
Artık sana güzel bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. İstemiyorum fazla. Çünkü daha fazlasına ulaşamıyorum. Arada gelirse de işte, bir of çekiyor geçiyorum…
“Ben aptalım!”
Bu şekilde çok başladım seni anlatmaya en yakın arkadaşlarıma. Bunun iç acıtması nasıl bilir misin? Çok değişik… Bir an yanımdasın, bir sonrakinde çok uzakta… Aptal mıyım? Hayır. Boşlukta mıydım? Evet. Şanssız mıydım? İki yönlü. Seni tanıdım, büyük şans; zamanlama ve dengeler, büyük şanssızlık…
Herşeyi bıraktım… Sadece, bir an olsun sana artık eskisi gibi bakamadığımı farkediyorum. Gözden uzaklıkla alakası? Çok… Görsem ne yaparım? Aklıma bile getiresim yok. Seninleyken nasıl eğleniyorsam, bir o kadar eğleniyorum sensiz… Ama her yazıda bir cümle ile geçiştirdiğim “bir şeyler eksik” kalıbını çıkartıp atamıyorum. Nereye gitsem sen oluyorsun bir şekilde.
Sıkılıyorum sonra bundan. Artık sana bir şey yazamıyorum. Boşa satır harcamak olarak bakasım geliyor. Sonra bir bakmışım, bir Moleskine daha alıyorum. Nasıl oluyor? Bilmiyorum.
Kurtarıcı demişim ya. Kelime haznem genişlemedi. Ona daha fazla anlam yüklüyorum artık. Sana o gözle “bakarken”, “birtanem”i göresim var çünkü. Vardı da hep. Ama anlam yükleme sorunlarımdan, kalbim “mavi ekran” çıkartmış o ara hep. Çaktım formatı…
Artık sana birşeyler yazasım gelmiyor. Her yazışımda sana daha yakınlaştığımı zannedip, tam tersini yaşıyorum.
Gelmiyor sana yazasım içimden. Seninle geçirdiğim iki ayı kelimelere döktüm zaten bir not defterine, daha fazlası olmuyor.
Artık sana birşey yazasım gelmiyor. Herkes gibi ben de çekiniyorum düşüncelerden.
“Şımartma, üstüne gitme, bırak o gelsin, gelmezse zaten seni sallamıyordur, keşke onu yapmsaydın, bunu etmeseydin…” Eeeh! Yeter!
Bunlar seni pohpohlamak mı? Üstüne mi gelmek? Seni korkutmak mı? İrrite mi olunuyor?
Ne derse desinler, ne dersen de…
Bunlar…
Sadece yalan. Birazcık dürüstçe ve safça yaklaşıp, taktiklerden uzak ne hissetiysem onu yansıtmam ise asıl gerçek; ben zaten öyle bir şey istemiyorum.
Şimdi dur düşün…
Bu yazıyı okuyorsan eğer, ben sana nasıl yazamıyorum? Seni nasıl sevmiyorum? Seni nasıl düşünmüyorum? Senden nasıl nefret edebilirim?!
Senden kendimi korumak için nasıl acayip davranışlar gösterip, göstere göstere yalancıktan cümlelerle gerçekleri nasıl inkar ediyorum?
Biraz düşün…
Benim seni her gün düşündüğümün sadece milyonda biri bile yeter…
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Bendeki “sen” dışında.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Ben dahil.
Zamanla değişiyor herhalde her şey.
Sendeki “ben”… Meçhul.
Arif’in hayat ile ilgili 2009 ilk çeyrek raporu
1Mert sadece Mart ayını yazmış ama benim aklımda çeyrek raporlama vardı, bugün de hazır işte biraz rahatım bari şu işi bitireyim dedim. Bu yazıyı yazmak biraz zor olabilir zira şimdi son üç ayımın “hatırlayabildiğim”
kısımlarından alıntılar yapmam gerekecek.
1 Ocak’ı hatırlamıyorum. Resimlerimden gördüğüm kadarıyla bir önceki seneki gibi yine C.’lerin teras katında yaptıkları partideydik ki işin ilginci
ben oraya gitmeden evde yarım şişe viskiyi bitirdiğimden zaten kelleydim. 2009′a girişi hatırlıyorum desem pek doğru olmayabilir. Zaten resimlerde de Arap kıyafetleri ile gözüküyor olmam buna büyük tanıklık edecektir. Kendimi muhtemelen geçen sene bu aralar gittiğim Bahreyn’in kralı gibi hissediyordum herhalde. Günahkar kral. Tövbe de!
Akabinde olan finallerdi vs. zaten bir iki haftamın sıkınıtılı geçmesini sağladı ki, zaten beklenen birşeydi çünkü bütün dönem boyunca “Arif, bugün eğitimin için ne yaptın” diye sorsalar, cehennemde yanmaya tek gidişlik bilet alırdım Business’dan.
Bunun dışında genelde Ocak’ta fazla birşey yapmadım aslında.
Hem işte okul vardı, bir de biraz mıymıydım ama o sırada Mert ile konuşuyorduk, “ulan artık bizim de aksiyon yapmamız lazım, spora başlamak gerek, nolucak lan bu belimizdeki simit? vs… Abanalım ıpsss bas bas bassss!“. Ocak sonu yazılmaya karar verdik işte ayın ortalarında. Korkum da bu arada yine Bodrum amelesi olmaktı, hala da öyle.
Ocak’ın son haftasonu Emir’in doğumgünüydü. Zaten kaç haftadır dışarı çıkmamışım, nasıl darlanıyorum, bu büyük fırsattı. Dedik, herkesi çağıralım. Bayağı bir kişi de geldi. Asmalımescit eski Lokal. Tabii ki zıvanadan çıkartan ben oldum. 4 şişe (2′si fındık votka, 2′si Smirnoff North olmak üzere) shot alırasnız 20 kişi toplu pert nasıl olunur, Gastronomi bölümünde “Etik Alkol Tüketimi” dersinde case olarak verilir.
Bunu 14 Şubat’ta da yapalım dedik. Bekarlar partisi yapalım dedik. Zaten hepimizin o sırada büyük sıkıntıları olduğundan (hadi ya!?!?) bunu hep beraber aşabilirdik. Zaten birlikten güç doğmaz mıydı? Koy poposuna rahvan gitsin aşkın temalı partimizde yine şişeler açıldı (yine ben
) yine millet yerlerde. Gerçekten yerlerde!
Sonra dedim vay nasıl eğleniyoruz, “arkadaşlar iyidir” dedim. Öyle ama. Onlarla güzel vakit geçiyordu fakat hep bir şey eksikti. Bir değişiklik lazımdı çünkü hep kafayı çalışıtıran gizli bir güç vardı arka planda. Bastırmaya çalıştığım. Darlandım.. Darlandım.. Dedim ki ulan dedim Oasis!
O sıralar da feci sarmıştım hani. Ağzımda bir tek “iiiiis it myyy imaginatiooooon…” diye dolanıyordum. Bir baktım o da ne?! Oasis Viyana’da. Ee, dedim bu iş burada biter ben bileti alır basarım. Sağolsun G. de benimle geldi. Orada okuyor ya o. Ona kolay tabi. Çok eğlendim, kafayı dağıttım.
Viyana ile birlikte Şubat’ı bitirirken biraz mali açıdan da yamulduk diyebilirim. Ondandır, biraz kıstım Mart ayında harcamaları. Bayağı da darlandım, evde içtim. Mart ayı hep sıkıntıdır zaten. Sevmiyorum. Yine öyle oldu. Yine bir darlama. Spora deli gibi devam ettik. Bu arada paso FHM aldım. Abbey ile başladı çünkü herşey. önce bir sayısında sace 2-3 sayfa ayırmışlardı ondan almıştım, öbür sayıda kapak yaptılar bebeğimi.
Bendeki de tam çocuk salaklığı belki bir sonrakinde de olur diye her ay almaya başladım. Bu arada tabii ki 2 aydır Mert ile spora gidiyoruz. Ama deişik bir konsept,
spor çıkışı alttaki Carrefour Express’ten iki Miller ile bitiriyoruz. Sauna seanslarımızdaki muhabbet de güzel, paso kritik. Hayat, ilişkiler, futbol, yazın ne yapacağımız, vs…
Eee, Nisan’a adım attık…
Artık hayatın ne getireceğini planlamayı bıraktığımdan, acele etmemeyi, sabretmeyi öğrendiğimden olsa gerek; bu ay için sadece umutlarımla ve eğlenme isteğimle beraber ikinci çeyreğe başlıyorum.
Ve artık hep dediğim gibi…
Hayat; şaşırt beni!

Come Undone on a Sunday!
0Sabah uyanıyorum, Şuan da dinlediğim listemde Merrt’in en sevdiği Şarkı olarak kayıtlı olan parça çalıyor kulaklarımda. Gülümsüyorum, geçen yaz interrail de alışkanlık edindiğim üzere. Kalkıyorum saat 11. G.’lere gidicektik saat kaç olmuş diyorum. E.’yi arıyorum, nerdesin lan diyorum! daha var gelmeme diyor, kızıyorum gel lan diyorum, Adam gibi konuş diyor o bana, konuşmazssam noolur diyorum, küfrediyor bana, bende ok faşo diyorum, o da öptüm yarım saate ordayım faşo diyor. Çıkıyoruz yoldayız artık, kalabalığız 9 kişi gibi, 3 araba g.’nin dağ evine gidiyoruz, yanımızda şarap-bira-votka üçlüsüyle…
Bir kitap okumuştum, Irwin Yalom’un orda yazıyordu, atmıyorsam insanın yalnızlığı, kaygıları ve ölümden bahsediyordu orda. Başedemediğimiz dertlerimiz olarak. Atıyorda olabilirim hatta kitap çok başka şeylerden de bahsediyor da olabilir ama ben anti-sanatsal, yüzeysel bakış açımla bunu anladığıma bile çok mutluyum.Neyse, orda adam diyorki; İnsanoğlu hayatın anlamsızlığı karşısında savunmasızdır çünkü hiçbir zaman anlayamayacağız hayatı. Ölümü de anlayamayacağız çünkü bir kere yaşıyoruz ölümü.Yalnız kalmak ise insanın en büyük kaygısıdır diyor. Düşünüyorum kitaptan araklar yaparak, varmışız artık dağ evimize, mangal yanmış, şaraplar açılıp kadehlere dolmuş, sigara içmeyenler bile tüttürecek aranıyor. Burda huzur içinde bir bütün hissederken kendimi, havaya giriyorum biraz da, ben iyiyim diyorum ya! Ölümün insanları korkutmasının en büyük temeli yalnız ölüceğimiz gerçeği ise ben bunu kaldırabilirim diyorum, Hayatta anlam aramak kaygılandırıyorsa insanları ben çoktan bıraktım bunu yapmayı. Ve yalnızlık bir kaygı olmaya çok uzak bir olgu gibi hissediyorum, bu kaygının 1 sene önce beni delip geçmesinden mi yoksa umursamazlığımdan mı bilmiyorum. Belki de köreldim duygusuzlaştım iyice ama iyi ya böyle diye geçiyorum içimden. Terse geliceğim ilerde biliyorum ama şimdi atıp tutmak keyifli gözüküyor.Bırakıyorum Irwin’i takılsın diyorum, masa tenisi oynayayım biraz…
G. geliyor mangaldan sonra masaya elinde 5 puro. Erkekler yakıyor puroları, zannedersiniz arkadaşın annesi babası yurtdışında, biz boğazda yalı da eğlenen gençler. Güneş gözlüğüm, purom, berem, şarabım ile anlam karmaşası mozaiği şeklinde sohbet ediyoruz topyekün, biraz rodondo, biraz iş-güç-para, sonra artık bir klasikleşmiş egede unutulmuş sahil kasabasında erken emeklilik hayallerine geliyor sıra. Biri balık tutup onu yerim bana yeter, biri rüzgar lazım abi kiteboard yapıcam abi diyor. Gülüyoruz aralarda. Güneş güzel hava soğuk ve bana kalırsa huzuru yaşıyoruz. Mutlak değer içine alınmış bir huzuru.
İçeri geçelim lafı geçiyor, dışarıyı kimin toplayacağını G. ile bana karşı B. ve E.’nin masa tenisi maçı belirliyor. Eziyoruz rakibi, onlar topluyor biz içeri geçiyoruz sobamıza söminemize kavuşuyoruz. Ateşin karşısında sohbet daha da güzel, en eski insanoğlu alışkanlığı olduğudan heralde. Şarap bitmek bilmiyor. Bazı kendini bilmezler bira içiyor.
Son zamanlardaki başka bir alışkanlık olarak, kayboluyorum bi ara kalabalık içinde. Sadece espri yapabiliyorum, ciddiyetsizleşiyorum. Bireysellik falan değil düz terbiyesizlik oluyor bu. Cezası gecikmiyor, başağrısı geliyor, ilacı olan var mı diyorum, H. bişey fort diyor, ben fort olsunda ne olursa olsun diyorum. 2 apranax fortla toparlıyor beni.
Tabu oynuyoruz bi ara, T. vinç anlatıyor, Merrt büyüğünce ne olacak? Soruyor, Makinacıyım ya ordan yakalayacak, S. ya da C. greyder olacak diyor. 10 dakka gülüyorum. Daha ne büyüğüceğim, nasıl greyder olacağım diye! Yanımda B. var çok eğleniyoruz aramızda. G. soruyor, vahşice, sapık gibi bişey diyor, “B.” diye bağırıyorum, B. gülüyor bitek.
Arada H. ile yeteneğimiz olan telepatiyi kullanıyoruz, zaman zaman. Anlıyorum onu, o da beni. Belki bu nedenle hiç konuşmuyoruz. Anlıyor beni biliyorum. Aslında o olağanüstü huzurlu, sakin, hiçbirşey yapmadığım ama anlatmaya doyamayacağım pazar gününde bile aklıma ara sıra gelenin farkında H.. Umursamıyorum dedikçe o da benim bu halimi umursamıyor ve süper anlaşıyoruz. Ben biliyorum, o biliyor.Hatta aklımda o an ki şarkıyı bile mırıldanıyor bir ara;
Who do you need, Who do you love
When you come undone
diye duran duran tınısında.
Ve ben o pazar günü en Undone, en arınmış halimle biraz daha büyüyorum, kararlar almayı birakıyorum. Hayat güzel lafını tekrarlıyorum, hissediyorum değişiyorum…



- K. ile konuşuyoruz, Lamborgihini Murcielago LP670-4 çokmış diyorum. Neyime yarayacaksa. O diyor karbon fiber, ben diyorum karbon elyaf karşılıklı sıralıyoruz. LP640′tan 29 beygir güçlü
ymüş, Arka spoyler değiştirilebilirmiş. Koltuklar deriden alkantraya değiştirince ağırlıkta çok etkisi olmuş, 100kg hafifletmek çok kolay değilmiş o makinayı falan. Bu araba sevdamın kime ne faydası var anlamadım gitti. Okuma bilmiyorken Otohaber diye ağlarmışım anneme. Şimdi ne oldu peki ne kaldı bana bu sevdadan geri? Anca sınırsız Akbil!
