arşiv

‘sanatsal&edebi’ kategorisi için arşiv

Min Dît

Perşembe, 17 Ara 2009 canga yorum yok

Min DîtMin Dît‘i (Children of Diyarbakır) yönetmeninin ve yapımcılardan birinin (Fatih Akın’da yapımcılar arasında) yanında oturarak izleme fırsatı buldum. Bugünlerde narin konular hakkında konuşmak zor ya; gerçi ne zaman kolay oldu ki?

ımda  ilk defa, ülkem hakkında ülkemde çekilen bir filmi baştan sona altyazı ile izledim. Kürtçeydi çünkü. Film hakkındaki düşüncelerimi yazmayacağım, sadece film sonrasındaki soru-cevap gelişmelerini aktaracağım. Popülizme gerek yok, herkes kendi anladığı kadarıyla.

Miraz Bezar, film öncesinde, sırasında ve sonrasında hareketleri ile ne kadar heyecanlı olduğunu açıkca belli ediyordu. Heyecanı insanlarla beraber izlemesi değil filmi, gösterdiği emeğin memnuniyetindeydi sanki. Filmin ilk saniyesinde geciken sesi hemen farkedip “ses” diye bağırması ile korkulacak birşey olmadığını  anlaması, hemen başlarda birşey söylemek için gelen görevliye sinirlenmesi, çarpıcı sahnelerde koltukta biraz daha dikleşip daha sık su yudumları alması (sanki her an söyleyecek, açıklayacak noktalar varmış gibi)…

Miraz film sonrası söz aldı. Almanya’da yaşadığını ve dört senedir senaryo üzerinde çalıştığını, asıl amacının yörenin çocuklarının gözünden bazı gelişmeleri anlatmak olduğunu daha ilk cümlesinde belirtti (filmin açılışında başlık olarak “From my eyes” da geçiyor).

Seyircilere söz hakkı geçtiğinde, aynı kişi tarafından yapılan ilk yorum ve soru şu şekildedir:
“Çok taraflı bir film olmuş, olayları tek taraflı anlatmışsınız (hadi ya? bakınız yönetmenin ilk cümlesi, ve hatta bakınız filmin ismi). Siz kaç Türk askerinin öldü(rüldü)ğünü biliyor munuz?”.
Bu sırada ön sıraların birinde ayağa kalkan genç şiddetle karşı taarruza geçerek “Siz benim kardeşimi öldürdünüz” der.

Salondaki gerilim ilk soruda belli ediyor kendini. Sonrasında biraz daha insanlaşıyoruz.

Sonra konuşan bir bayan “Bizim hikayemizi anlattığınız için teşekkür ederiz.” diye ekliyor filmi çok beğendiğini belirterek. Ki genelde söz alanlar sorudan çok beğenilerini sunuyorlar, minnettar ve duygusal oldukları çok belli.

Yönetmen, JİTEM hakkında açıklamalarda bulunuyor konuya uzak insanlara. Oldukça enteresan noktalardan biri bence.

Çekim sürecine değiniyor bir soru üzerine; Diyarbakır’daki setteki zorluklardan biri elbetteki denetim. Filmin sahte bir metni devletin ilgili kurumuna incelenmesi için verilmiş. Ve her gün bir sivil polis yer alıyormuş bina dışında yapılan çekimlerde; “Ne yapıyorsunuz? Ne hakkında film çekiyorsunuz?” sorularıyla.

Türkiye’deki ilk gösteriminin Antalya Altın Portakal’da yapıldığını öğreniyoruz; sonrasındaki basın açıklamasında tabi ki tepkiler olmuş, beğeniler de (tartışmak güzel şey, becerebilirsen eğer). Almanya veTürkiye’de vizyona sokabilmek için çalışmaları var ekibin (keşke diyorum).

Benim en çok kafama takılan çevirinin olmadığı tek kısım, sondaki Kürtçe rap şarkısı…

Bir de aklımda Baskın Oran’ın bir yazısından alıntı:
“İnsanoğlunun temel içgüdülerinin başında, “onlar” imajı yaratarak “biz” kimliğini inşa içgüdüsü gelir.”

—-

Düzeltme & Ekleme: Aşağıda Miraz Bezar’ın yukarıdaki yoruma yorumu ve ilgili rap şarkısının sözleri.

Merhaba,

parcayi kürt rapci Serhado söylüyor. Cikardigi ilk albümü Xewna Jiyan albümünden “Nabinim” parcasi. Albüm 2006 da türkiyede piyasaya cikti. Sözlerini altta bulabilirsin.

Facebook da Min Dit sayfasina gönderdigin yaziyi okudum. film hakkinda ne düsündügünü de okumak isterdim acikcasi. Sadece icerik anlaminda degil.

Gösterim esnasinda heyecandan ziyade biraz huzursuzdum. Cünkü film baslamis oldugu halde 25 dakika boyunca insanlar girip cikti. bunu bu yogunlukta ilk kez bir festivalde yasadim.

Ayrica benim yanima gelen kisi festival görevlisi degildi. Disarida kalan arkadaslarini iceri getirmeye calisan bir seyirciydi ve benim festival yetkileriyle konusmami istiyordu.

Selamlar ve saygilar,

miraz bezar


NABİNİM – GÖRMÜYORUM

Her saniye bir insan Tanrı’ya dua eder
Her insanın acıları kendisine ağır gelir
Yürek bir çiçek gibi bir yıldız gibi olmalı
Ekmek bazıları için sadece ekmektir
Oysa bazıları için altın değerindedir

Göz karardı
Gönül yandı
Yürek dünyaya doydu
Ölüme doğru yol aldı
Ama Tanrı korkusu onu durdurdu

Ateş hala sönmedi
Korku hala var onda
Farelerin ı aslanların ı gibi olamaz

Aydınlığı göremiyor
Elleri ve gözleri bağlı
Sevgiyi göremiyor
Gönlü hala kıpırdarken
Görmüyor
Hayır görmüyor

bir seferliktir
Yeter
Yapma
Acıdır
Gözlerini aç artık
Kimse ölmüyor
Bu acılardan kimse ölmüyor
Söyle, zor olsa da olmasa da sen benim ımsın
Hatırla, acılar olsa da olmasa da
Bir kapı kapanınca başka bir kapı açılır

Artık bugünün dünyasında yaşayamıyorum
Değerli olanı göremiyorum
İyi olanı göremiyorum
Ben canımı kaybettim
Nasıl oldu bilmiyorum
Elimden kayıp gitti

Min dît

An Anatolia, shoulder to shoulder

Cuma, 13 Kas 2009 canga yorum yok

Erdoğan’ın Truva’sından:

“All the people of  Anatolia join forces against an army that was much stronger, just the same place years later, in a similar war in Gallipoli.

They arrived, leaving behind their snowy mountains and their fields thick with ears, they arrived, swearing to a lifelong wait, leaving their mothers behind who shed no tears at all, they arrived leaving behind their virgin brides and newborn babies suckling on the fecund breasts of their women, they arrived saying it is for the homeland we hit the road, towards the golden-coloured Troy, it’s worth dying for the homeland.”

Çok ütopik değil mi?

Leydi ile Çiçekçi kız arasındaki fark

Çarşamba, 11 Kas 2009 Arif yorum yok
Cover of "Pygmalion"
Cover of Pygmalion

Bir önceki ıya ithafen bir de B. Shaw’un oyunundan bir alıntı vereyim dedim…

the difference between a lady and a flower girl is not how she behaves, but how’s she’s treated…

- from Pygmalion p.98 by B. Shaw

Glow In The Dark

Çarşamba, 21 Eki 2009 Arif yorum yok

Kanye’nin yeni fotoğraf albümü tadında kitabı çıkmış.
Alınsın.

Categories: sanatsal&edebi Tags: ,

Yaralar

Pazartesi, 28 Eyl 2009 Arif yorum yok

“Yara vücudun içinde saklanıp kalabilir ama yarayı kaybeden bir vücut yeni yaralar arar.”

- Ryu Murakami, “Emanet Dolabı Bebekleri” kitabından…

Thom Yorke Sketched!

Çarşamba, 23 Eyl 2009 Arif 1 yorum

(büyütmek için resme tıklayın)

Ryu Murakami

Çarşamba, 23 Eyl 2009 Arif yorum yok
Ryu Murakami(村上龍), Japanese novelist and filmm...
Image via Wikipedia

Türkçeye tercüme edilmiş 3. kitabını okumaya bu sabah başladım. Diğer iki kitabı toplam 4 günde bitirmiş olmam, zaten bir kıstas olsa gerek. Murakaminin kalemi o kadar akıcı ki gerçekten gözlerinizi ayıramıyorsunuz satırlardan.

Gerçekten yalın bir dil kullanırken, bir o kadar da derinlemesine ve vurucu bir şekilde olayları anlatabiliyor. Zaten Japon Edebiyatı’nın “Maradona”sı olarak tanımlanmasından da bu belli. Çok farklı temaları işleyen Murakami, genel olarak aslında dejenere/extrem hayatları bu kültürden çekip çıkarıp, iyice eleştiriyor.

Teker teker kitaplar için yazı yazmaya üşendim ama hepsine de kısaca sitede değinmek istiyordum; o yüzden kitapların üstünden hızlıca geçmek istiyorum.

İlk okuduğum kitabını idefixde öylesine kitap bakarken alışveriş sepetime ekledim. D&R’da gezinirken de gözüme çarpınca e, hadi bir alayım bakayım nasılmış? kafasıyla satın aldım Yok Yere adlı kitabını. Orijinal adı In the Miso Soup olan kitabı 2 günde bitirdim. İnanılmaz bir akıcılığa sahip olduğundandı belki de. Sonra da bir koşu diğer ikisini aldım. Konusu Japonya’ya gelen turistlere illegal gece hayatı rehberliği yapan genç bir Japon genci ile bir Amerikalı turistin ilginç hikayesi ile ilgili.

Şeffaf Mavi aslında yazarın en büyük hiti yaptığı kitap. Daha Sanat Akademisi’nde öğrenci iken yazdığı bu kitap ile  Japon gençliğinin kayıp hayatkarının biraz Trainspotting yansımasıyla aydınlatılışına tanık olabiliyorsunuz. Uyuşturucu, seks vb. en kışkırtıcı öğeleri tüm açıklığıyla yazmış Murakami bu kitapta. Akutagava Edebiyat Ödülü’nü de bu kitapla kazandı.

Emanet Dolabı Bebekleri’ni ise şimdi yeni yeni okuyorum. Yine mükemmel bir başlangıçla başladı ve inanılmaz gidiyor.

Yazardan bahsedelim biraz. 1952 Nagasaki doğumlu yazar Japonlar tarafından Japon edebiyatının Maradona’sı olarak tanımlanıyor. Genel olarak

Yazarın eserlerinin listesi de aşağıda:

1976   Almost Transparent Blue
1977   War Begins Beyond the Sea
1980   Coin Locker Babies
1986   Run! Takahashi
1987   69
1989   Raffles Hotel
1993   Ecstasy
1994   The World in Five Minutes From Now
1994   Piercing
1995   Kyoko
1997   In the Miso Soup
1997   Strange Days
1998   Lines
2000   Parasites
2000   Melancholia
2005   I am a Novelist
2005   Hanto Wo Deyo
2006   Dialogue: Ryu Murakami X Joichi Ito

Categories: sanatsal&edebi Tags: ,

I’vRead

Perşembe, 10 Eyl 2009 Arif yorum yok

Twitter API’sinin böyle hayırlı işlere kullanılacağını bilmek de güzel. Birsürü örneği var aslında ama herhalde en ilgimi çeken bu oldu: Okuduğun kitapların bir listesini internette tutmak.

Bunun için farklı siteler mevcut. weRead, Goodreads vs…

weRead, Facebook kullanıcıları için tanıdık bir yüz olsa gerek, eğer uygulamalarla çok oynuyorlarsa – weRead’in bir Facebook application‘u mevcut.

Kendisini ben Facebook’da kullanıyorum ama aynı zamanda bana bu çok kolay geldiği için ve de halihazırda ’ı da sık kullandığım için ben I’vRead‘i seçmiş bulunmaktayım.

Kullanımı çok basit: ’da kitabın adını ıyor ve ivread adlı kullanıcıya “reply” yapıyorsunuz.

“The Overlook” @ivread

İsterseniz yorum da ekleyebiliyorsunuz.

“The Overlook” @ivread güzel

Bunun dışında kullanım için sitesinden yardım alabilirsiniz.

Kitaplarınızı listelemek için de aşağıdaki sayfaya girmeniz yeterli:

http://ivread.com/user/twitterdaki kullanıcı adınız

kullanıcısı ve sıkı bir kurduysanız, tavsiye ediyorum.

En sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit; mi acaba?

Pazartesi, 07 Eyl 2009 Cem 3 yorum

Ahmet Ümit kitapları

Soru 1: Bir yazarın en sevdiğiniz yazar olması için yazdığı tüm kitapları beğenmeniz, onaylamanız gerekir mi?

Soru 2: Eğer tüm kitaplarını beğenmek gerekmiyorsa, kaç kitabın beğenilmesi yeterlidir?

Bu tip (saçma sapan) arka arkaya sorabileceğim sürüsüyle soru var. Ahmet Ümit‘in son romanı Bab-ı Esrar‘ını okuduktan sonra yıllardır söylediğim “en sevdiğim Türk yazar Ahmet Ümit” tezini sorgulamaya başladım çünkü.

Ahmet Ümit ile ilk karşılaşmam Om Yayınları’ndan çıkan Patasana ile olmuştu. Hala da Om yayınlarının kapak düzenlemesini Doğan Kitapçılık‘ın kapağından kitapla daha uyumlu olduğunu düşünürüm. Ardından okuduğum Bir Ses Böler Geceyi ve Sis ve Gece Ahmet Ümit sevgimi iyice arttırmıştı. Hatta Rusya’da geçen Kar Kokusu sonrası çay ve kahvede şekeri terk ettim.

Ne olduysa Kukla^’dan sonra oldu ve hevesle aldığım tüm Ahmet Ümit kitapları büyük bir hayal kırıklığı yaratmaya başladı. Çevremdeki insanlar bende hayal kırıklığı yaratan kitapları beğendikçe şaşırmaya başladım.

En son Bab-ı Esrar’da da bunu yaşadım. Kitabı Şubat – Mart gibi alıp rafıma koymuştum, ancak bir türlü elim okumak için ona gitmiyordu. Sanırım gene beğenmemekten korkuyordum ve korktuğum başıma geldi. Biraz da kendimi zorlayarak kısa süre içinde bitirdiğim bana Ahmet Ümit’ten beklediklerimi veremedi. Etkileyici tasvirler, bir sonraki sayfada ne olacak acaba heyecanı, kitabın sonunda kesin gene ters köşeye yatırılacağım beklentisi… Maalesef hiçbiri gerçekleşemedi.

Zamanla herkes değişiyor. Ahmet Ümit ile benim değişmem aynı paralellikte olmadı sanırım… Son 4-5 romanından da aynı hayal kırıklığı ile ayrılıyorsam bunun açıklaması bu olmalı.

İyi de peki bu durumda Ahmet Ümit benim hala en sevdiğim yazar olarak kalabilir mi?

Macbeth

Perşembe, 03 Eyl 2009 Arif yorum yok
Macbeth - NTV Yayınları

Macbeth - NTV Yayınları

Direk başlığa tabi eserin adını ınca muhtemelen çok baba bir ı yazacağımı veya kitabı tanıtacağımı düşünüyor olabilirsiniz ama daha o kadar delirmedim. Yanlış anlamayın, o kadar edebiyat düşmanı biri değilim hatta kitapları çok severim.

Benim anlatmak istediğim, NTV Yayınları‘ndan çıkan Macbeth‘in çizgi romanı.

3 haftada 3. baskıya gelmiş bir eser olan Macbeth’i ben daha çıktığının ilk haftasında almıştım. Çok da oldu aslında bitireli. Sadece tuvalette okurum dedim ama bir gün tuvalette ayaklarım uyuşana dek oturup kitaba daldığımdan dolayı çabuk bitti tabi okumak.

Bu konuda pek guru sayılmama ama çizimleri çok da kötü değildi, tercüme zaten bir usta olan Sevin Okyay tarafından yapılmış.
Büyük bir kayıp olarak Shakespeare’in daha önce hiçbir eserini ne okudum ne izledim ama bu şekilde yumuşak bir başlangıç yaptım. Şu an “Downloads/finished” klasörümde Macbeth, Hamlet, Merchant of Venice gibi tüm Shakespeare eserlerinin sinema versiyonları yer almakta. Bu da ne demek? Saatlerce görsel Shakespeare  keyfi!

Ha unutmadan, kitabı almamazlık etmeyin ona göre!

Dean Koontz – Your Heart Belongs To Me

Çarşamba, 02 Eyl 2009 Arif yorum yok

Dean Koontz‘un Your Heart Belongs To Me adlı kitabını bugün serviste bitirdim. Güzel bir thriller kitabı, tavsiye ederim. İngilizcesi de çok ağır değil aslında – Hele de Robert Ludlum ile karşılaştırınca.

Konusu, kalbinde ölümcül bir hastalık çıkan İnternet dünyasının genç zenginlerinden Ryan Perry’nin kalp naklinden sonra yaşadığı maceralı olayları kapsıyor kısaca.

Kitapta bir paragraf dikkatimi çekti, hemen not aldım. Hatta sayfasını bile söyleyeyim; 258…

“Mr.Perry, each day, life presents us with much more than we can understand. If I chased after everythıng that makes me curious, I’d have no time for the part of life I do understand.”

Kimi Sevmiyorum?

Pazartesi, 17 Ağu 2009 Cem yorum yok

Nigel’ı kaybetmekten mi korkuyordum? Sanmıyorum, çünkü bir erkeği kaybetmenin en kolay yolunun tamamen onun dümen suyuna girmek olduğunu genç kızlık dönemlerinde yaşadığım acı deneyimlerle öğrenmiştim. Eğer birlikte olduğun erkek arkadaşın gibi düşünmeye çalışır, onun gibi hissetmeye uğraşır, onun gibi davranmaya çabalarsan hiçbir ilginçliğin kalmaz. Sadece için değil, aynı durum, için de geçerlidir. İnsan, hakkında kafa yormadığı, kaygılanmadığı, çözümlemeye çalışmadığı birini niye sevsin, ona niye değer versin? Sevmek bir anlamda sende olmayana ulaşmak, bunun için çabalamak değil midir?*

*Ahmet Ümit – Bab-ı Esrar -S/50

Sadece 15 dakika…

Salı, 04 Ağu 2009 Arif yorum yok

Çok fazla değildi ayrılık tarihinden sonra geçen zaman. Yıllar geçmişti ve ilk defa yalnız kaldığını anlamıştı aslında. İlginç bir şekilde şu ana kadar geçen zaman onun canını acıtmamıştı, tam tersine sevinçliydi bu yeni tarzı için.

Beyaz bir odanın içinde yerde fırlatıp atılmış bir şekilde duran büyük yastıkların üstünde oturup duvarlara bakıyordu, duvarlardaki posterlere. “Muhammed Ali” diye düşündü, posterine bakarak. Bu adamın yumruğu ne kadar ağır olabilir diye kendi kendine bir hesaplama yaptı. O sırada da beyninde Rocky filminden Ivan Drago’nun bir Newtonmetre tarzı makinaya yumruğu vurduğundaki sahne gelip geçiyordu. Bunu neden kafasına takmıştı ki? Muhtemelen yumruk yemiş gibi hissetmeye başlamıştı şimdi.

Yalnız kalmıştı. İlk defa.

Geçen süre içinde kimse onu yalnız bırakmıyordu çünkü, hep birileri yanındaydı öyle ya da böyle. Çok fazla düşünme fırsatı bile bılmamıştı.

Gözleri doldu. Zaten duygularını yoğun yaşardı. Sinirlendiğinde de üzüldüğünde de gözleri kolay yaşarırdı. Çok sevmiyordu bu huyunu, “annemden kaptığım en kötü huy” derdi bunun için hep. O sırada bir damla siyah şortunun üstüne düştü. Arkada çalan seneler önce kalbinin pıt pıt attığı dönemler dinlediği bir şarkıydı, muhtemelen o küçük teybin odaya dağıttığı melodilerdi gözlerinden o damlayı ayıran.

Bazı konuları anlamakta güçlük çekiyordu. Her zaman güçlüyüm imajı veriyordu, keskin ifadeli biri olduğundan da zaten hiçbir zaman bunun tersini de insanlar farkedemezdi. Çok yakınları hariç. Hissetirmek istemezdi de zaten.

Aptal insanları da biraz ezmeyi seviyordu aslında; pek sevmediği bir özelliğiydi bu da ama yapacak bir şey bulamıyordu çünkü büyüdükçe dürüst olmanın vicdani hafifliği hep ağır basmıştı.

“Ne yapacaksın şimdi?”

Bu soru dolanıyordu kafasında.

“Ne yapılır ki tek başına?”

Hayatta ilk defa, çevresinde bu kadar insan varken sanki dünyada tek o kalmış gibi hissediyordu. Normal bir haftasonunda genelde hep sevgilisiyle olurdu. Sabahtan akşama kadar hem de. Kesin bir plan yapılırdı, hepsinden de aynı derecede zevk alırdı.

Artık planlar yoktu. Artık kimse yoktu. Artık sevgi diye birşey yoktu…

Acı…

Tek hissedebildiği buydu. Bir anda saplanan göğsünün sol tarafına.

Yerinden aniden kalktı ve lavaboya yöneldi. Yüzüne iki avuç suyu çarptı ve sonra lavabonun yanında duran, parfümlü kokusundan annesinin daha yeni koyduğunu anladığı havluyla kuruladı yüzünü.

Fazla sürmedi ama ıslanması tekrardan…

Kitap

Pazartesi, 03 Ağu 2009 Arif 3 yorum

Çok düşündüm bu haftasonu. Muhabbetlerin tüm virgül ve noktalarından sonraki boşluklarda kafamı bu kurcaladı. Bir söz vermiştim zamanında kendime, her açtığımda o dosyayı, başladığımı yardı bıraktığımı farkediyordum. Neden, diyordum kendi kendime, neden devam etmiyorsun?

Bütün haftasonu, dedim ya, çok düşündüm bunu. Hobi arıyordum, daha güzeli olabilir miydi?

Hem sen değil miydin, yazmak isteyen, yazmanın senin için en güzel rehabilitasyon olduğunu söyleyen?

Buyur buradan yak o zaman…

Bunlardı tüm haftasonu aklımdan geçen. Dün ise noktaladım bu kuruntuları. Kararımı verdim.

Bir yazacağım.

En kötü yayınalamasm da belki bölüm bölüm buradan yayınlarım, belli mi olur?

bu, yapmak istediklerini yapmak için çok kısa… Beklemeye de gerek yok.

Hiçbir şey için hem de.

Categories: sanatsal&edebi Tags:

Beklentisiz Sevmek

Perşembe, 25 Haz 2009 Arif 1 yorum

Editör Notu: Ben galiba aşağıdaki gibi oldum ya… Okuyunca… öyle geldi birden.

Yani “Bugün telefon etmedi” demeden, “Şu an nerede acaba?” diye kendi kendinizi yemeden, “Yaş günümü hatırlayacak mı acaba?” diye bir beklenti içine girmeden…

Sevdiniz mi hiç? Onun, size ait olmadığını kabul edip, onu özgür ı ile sevmeyi denediniz mi?

Yanındaki kız arkadaşına aldırmamayı öğrenip ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan, “Bitecekse biter, bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi” diye düşünüp. Onu yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda, onu karşınızda görmek ne güzeldir bilir misiniz?

Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden… Ve beklemeden gelen bir “seni seviyorum” mesajının tadına varabildiniz mi hiç? Siz istediğiniz için degil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç? “Bugün beni hatırlamadi” yerine “Hiç beklemiyordum, senin geleceğini” diyebilmek ne güzeldir oysa… Onu boğmadan, kendinizi boğmadan sevebilmek ne guzeldir…

Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin, sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sözcukleri ile kendi kendinizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize, hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu? Beklentisiz sevin… Ben, beklentisiz seviyorum… “Niye aranmadım” diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize, hiç beklenmedik bir “Seni Özledim” mesajı ile aşkı yakalayın…

Beklentisiz sevin… Ben, beklentisiz seviyorum… O, sizin sevgiliniz olduğu icin değil. Ona tapulu malınız gibi, çantanız, arabanız gibi davranma hakkınız olduğunu düşünmeden. Onu sevdiğiniz, onun da sizi sevdiği için sevin… Sevgiye karışan “beklenti” denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından… Göreceksiniz ki, o zaman aşk, başka bir güzel… Göreceksiniz ki, o zaman sevgili, daha bir romantik…

Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat, yıllanmış şarap gibi, beklenti zehrine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını…

Ben, beklentisiz seviyorum… Onun nerede olduğunu merak etmiyorum… “Beni bugün neden aramadı” diye geçirmiyorum içimden, aramadığı zamanlarda… Geleceğe dair hayallerim de yok zaten… Ben, sevgiyi yaşıyorum… Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli, o kadar kıymetli ki…

Gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları… Beklentisiz seviyoruz… Sevdiğimiz için seviyoruz…

Hayalsiz, geleceksiz, beklentisiz… Anlık seviyoruz…

Deneyin… Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün… Beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız…

CAN DÜNDAR

Categories: sanatsal&edebi Tags: , ,

Bro Code #94

Perşembe, 04 Haz 2009 Arif 1 yorum

barney-naked

“If a Bro is in the bathroom and runs out of toilet paper, another Bro may toss him a new roll, but at no point may their hands touch or the door open more than 30 degrees.”

Barney Stinson, Bro Code 94. madde

Detour sergisi

Çarşamba, 13 May 2009 Arif 6 yorum
A selection of Moleskine notebooks.
Image via Wikipedia

Moleskine‘ciler buraya!

22 Mayıs’da Detour sergisi İstanbul’da olacak. santralistanbul’da 21 Haziran’a kadar sergilenecek olan bir sürü ünlünün yaklaşık 50 adet olan Moleskine’lerini bizzat karıştırma olanağına sahip olacağız.

Bu Moleskine’lerin bir sonraki durağı da Tokyo olacakmış.

Birgün benim Moleskine not defterlerim de belki Detour’da bulunurlar kim bilebilir ki…

Ben bu sergiye kesin gideceğim, başka giden var mı?

Robinson Crusoe 389 (kitabevi) tanıtımı

Çarşamba, 18 Şub 2009 Cem 1 yorum

Robinson Crusoe 389 girişi (kaybolduk.biz)

Robinson Crusoe kitabevi İstiklal Caddesi’nden her geçişimde beni içeri davet eder. Muhteşem vitrini, insanın içini ısıtan kahverengi tonlu dekorasyonu ve tavana kadar uzanan kitaplar…

Şimdiye kadar her seferinde vitrinine bakıp geçtiğim, ingilizce kitaplar için İstanbul’un en başarılı merkezi olarak bildiğim bu yere bu güne kadar nedense girmemiştim.

Dün Alice Harikalar Diyarında‘nın orjinali varsa varsa burada vardır mantığı ile içeri gir-ebil-ince, bunca zamandır nasıl olup da buranın devamlı ziyaretçisi olmadığım için kendime kızdım. Dışardan baktığımda oluşan “içeri girer girmez, biri gelip ne istiyorsun diye soracak” düşüncesi, kapıdan adımımı attığım anda kayboldu ve bütün rafları tek tek elledim diyebilirim.

İngilizce almak istiyorsanız, inanılmaz bir yer. Bu arada fiyatlar kitabın fiyatının döviz kurundan çevrilmesi oluyor. Yani aslında aynı kitabın Türkçe versiyonu ile aynı fiyata geliyor. (ki bu fiyat konusu benim yabancı kitaplarda genelde şikayetçi olduğum konu olmuştur. D&R vs. fiyatın üzerine bir de taşıma parası koyduklarından beni üzmektedirler… Artık üzemeyecekler, HAHA! :) )

Aradığım yokmuş, ama gelecekmiş. Yakın zamanda tekrar uğrayacağım…

JAM

(Foto: kaybolduk.biz

Related Posts with Thumbnails