Geçmişe bir göz kırptım
Şu anda Louise Attaque – Comme On A Dit adlı albümünü dinlemekteyim, tavsiye ederim.
Böyle küçük bir tavsiye sonrasında, sizi biraz geçmişe götüreceğim, şaka maka blog 11 gün sonra ikinci yılını dolduracak ve kimler geldi, kimler geçti buradan diyebilecek durumdayım. Dostlar yazdı, yazıyor… Aşklar başladı, bitti, belki hala devam ediyor… Üzüntüler, sevinçler paylaşılıyor… Herşey burada.
Neyse, bunu yıldönümünü kutlyacağımız romantik duygusal komedi bir yazıda da vurgulayabiliriz, ben yine konudan saptım bugün kafayı toparlayamıyorum, kusura bakmayın.
Eylül ayına girdiğimizde sinirlerim geriliyor. Bir yanda büyük bir sevinç duyuyorum çünkü bu güzel şehrin en güzel zamanı olduğunu hatta en güzel en sevdiğim mevsime geldiğimizi düşünüyorum. Öbür yandan ise, anılar depreşiyor – havanın soğuması, kapamasıyla şehre bir hüzün çöküyor.
Bir döndüm baktım 2008 Eylül’üne… Nasıl bir kafadayım diye.
Fena.
“Rüzgar gibi geçti” filmini izletenin hayatımdan rüzgar gibi geçmesi ile başlamış ya herşey…
Bir döndüm yine, baktım bir sene sonrasına.
Nereye gelmişim diye? Az biraz düzelmişiz, “Kadın ilk öpücükte neler kazanacağını bilemez, fakat son öpücükte neler kaybettiğini bilir.” demişiz; “ne memeler gördüm, üstünde bikini yoktu; ne bikiniler gördüm, içinde meme yoktu…” diye veryansın etmişiz; “Şu iki körolasıca gözün kapandığı vakitten açıldığı ilk vakite kadar geçen, hatırlayabildiğim sürenin başrol oyuncusu olmayı kesmen gerekli.” deyip isyan etmişiz…
Sıkılıyorum Eylül’lerde… Çok sevsem de.
Bu da hayatın dengesi değil mi acaba?