İki kadeh koydum masanın üstüne. Ufak bir masa. Fazla bir şey de durmaz üstünde zaten. Senden kalan bir iki şey. Seni hatırlatan.

Doldurdum kadehlere birer duble viski. Ben benimkini bir dikişte bitirdim, bir kadeh daha koydum. Sen dokunmuyorsun. Bana bakıyorsun sadece.
Anlamsızca.

İlk bakışlarındaki parlaklık yok artık gözlerinde. Ruhsuzsun.
Bir sorun mu var? diye soruyorum.
Cevap gelmiyor…

Anlıyorum birşeyler olduğunu. Bitmiş işte birşeyler.
Hiç mi hissetmedin diye soruyorum.
Cevap gelmiyor…

Kadehimi elime alıyorum, şerefe diyorum. Sana ilk dokunuşum yumuşaklığında karşılık vermeni istiyorum.
Cevap gelmiyor…

Seni seviyorum diye çok derinden bir ses çıkartıyorum… Homurdanmaktan da öte. Aslında o kadar derinden geliyor ki… Ama o kadar yorgun ki bu oluyor işte. Yormuş peşinden koşmak. Bitirmiş… Bir umutla yaşayan kalbin sesi bu kadar zayıf işte…
Tek bir umutla.
Çok bekleyecek gibi duruyor…
Cevap yok…

Florentino Ariza’yı anlıyorum diyorum kendi kendime dikerken ikinci dublemi de.
Farkettirmiyorum sana. Sen sadece bana boş bakıyorsun.
Göremiyorum, duramıyorum, hissedemiyorum seni.

Acı veriyor dokunamamak sana.
Konuşamamak…
Koklayamamak.

Yoksun orada.

……….

Neden diye soruyorum sadece? Neden bu kadar acı? Buna bile cevap vermiyorsun. Bir anda yok oluyorsun önümden. Tutmaya çalışıyorum seni… Gidiyorsun geriye doğru. Siliniyorsun.
Ama bir tek şey..
Ben istemiyorum bunu. Gitme diye haykırıyorum.

Gitme… Kal… Geri dön… Benim ol…

……….

Uyandığımda yanımda olmuyorsun ya.
Gitmedin diyor seviniyorum, yoksun diyor üzülüyorum…
Herşey kötü bir dışında geriye kalan iki boş kadehten ibaret işte…