Saf aşk
Saf bir aşktı.
Ne fazlası vardı, ne eksiği.
Ne husumet vardı, ne kıskançlık.
Aşkın en masum halini tamamlayan anlamı yüklenmişti tek başına minicik ellerin üzerinde. Soğuk bir yanağa konan ılık bir dudaktan başlamıştı bütün bunlar. Buralara gelebileceğini nasıl bilebilirdin ki?
Aylar geçti, yıllar geçti…
Görmezden gelmelerin süregeldiği, kopuşların yaşandığı ilişkilerin sonucu sadece birbiri ile hiç bir yerde düğümlenmeyen yanyana iki ip parçası gibi hayattan ibaretti. Dokundu uçları sonunda birbirine. Bir yerde tekrar sarıldılar birbirine.
Birkaç yağmur damlası ıslattı bu sefer dudakları. Küçücük bile olsa, anlamı seneleri vermekle eşdeğerdi bu dokunuşun.
Hani ilk başta hayata tutunmanın başlangıcı gibi görünen eller hiç bir zaman birleşemezdi ya buydu ondan duyduğun son laf.
Yıllar geçti aradan… Sadece bir gün aklının bir köşesine yazılmış adını ve soyadını kel alaka bir yerde gördün diye alevlendirdin herşeyi.. Geldi yine sana.
Her iki tarafında aldığı yaraların üstündeki cerahati bulaştıramayacakları kadar saf ve temizdi düşünceler. Tek birşey vardı ama.
O vücutlar birbirine dokunmadan göçmeyecekti bu dünyadan. Buna ağızlar vesile oldu bir anda. Bir anda o sözler çıktı yine o taa yıllar önce birbirine değebilmiş dudaklardan.
Belki de saflık bitiyordu…
Olmadı, olamadı. Belki de en iyisi buydu. Onca yaşadığın anıdan sonra elinde kıyaslayacağın temiz sadece bir his kalmalıydı belki de…