Come Undone on a Sunday!
Sabah uyanıyorum, Şuan da dinlediğim listemde Merrt’in en sevdiği Şarkı olarak kayıtlı olan parça çalıyor kulaklarımda. Gülümsüyorum, geçen yaz interrail de alışkanlık edindiğim üzere. Kalkıyorum saat 11. G.’lere gidicektik saat kaç olmuş diyorum. E.’yi arıyorum, nerdesin lan diyorum! daha var gelmeme diyor, kızıyorum gel lan diyorum, Adam gibi konuş diyor o bana, konuşmazssam noolur diyorum, küfrediyor bana, bende ok faşo diyorum, o da öptüm yarım saate ordayım faşo diyor. Çıkıyoruz yoldayız artık, kalabalığız 9 kişi gibi, 3 araba g.’nin dağ evine gidiyoruz, yanımızda şarap-bira-votka üçlüsüyle…
Bir kitap okumuştum, Irwin Yalom’un orda yazıyordu, atmıyorsam insanın yalnızlığı, kaygıları ve ölümden bahsediyordu orda. Başedemediğimiz dertlerimiz olarak. Atıyorda olabilirim hatta kitap çok başka şeylerden de bahsediyor da olabilir ama ben anti-sanatsal, yüzeysel bakış açımla bunu anladığıma bile çok mutluyum.Neyse, orda adam diyorki; İnsanoğlu hayatın anlamsızlığı karşısında savunmasızdır çünkü hiçbir zaman anlayamayacağız hayatı. Ölümü de anlayamayacağız çünkü bir kere yaşıyoruz ölümü.Yalnız kalmak ise insanın en büyük kaygısıdır diyor. Düşünüyorum kitaptan araklar yaparak, varmışız artık dağ evimize, mangal yanmış, şaraplar açılıp kadehlere dolmuş, sigara içmeyenler bile tüttürecek aranıyor. Burda huzur içinde bir bütün hissederken kendimi, havaya giriyorum biraz da, ben iyiyim diyorum ya! Ölümün insanları korkutmasının en büyük temeli yalnız ölüceğimiz gerçeği ise ben bunu kaldırabilirim diyorum, Hayatta anlam aramak kaygılandırıyorsa insanları ben çoktan bıraktım bunu yapmayı. Ve yalnızlık bir kaygı olmaya çok uzak bir olgu gibi hissediyorum, bu kaygının 1 sene önce beni delip geçmesinden mi yoksa umursamazlığımdan mı bilmiyorum. Belki de köreldim duygusuzlaştım iyice ama iyi ya böyle diye geçiyorum içimden. Terse geliceğim ilerde biliyorum ama şimdi atıp tutmak keyifli gözüküyor.Bırakıyorum Irwin’i takılsın diyorum, masa tenisi oynayayım biraz…
G. geliyor mangaldan sonra masaya elinde 5 puro. Erkekler yakıyor puroları, zannedersiniz arkadaşın annesi babası yurtdışında, biz boğazda yalı da eğlenen gençler. Güneş gözlüğüm, purom, berem, şarabım ile anlam karmaşası mozaiği şeklinde sohbet ediyoruz topyekün, biraz rodondo, biraz iş-güç-para, sonra artık bir klasikleşmiş egede unutulmuş sahil kasabasında erken emeklilik hayallerine geliyor sıra. Biri balık tutup onu yerim bana yeter, biri rüzgar lazım abi kiteboard yapıcam abi diyor. Gülüyoruz aralarda. Güneş güzel hava soğuk ve bana kalırsa huzuru yaşıyoruz. Mutlak değer içine alınmış bir huzuru.
İçeri geçelim lafı geçiyor, dışarıyı kimin toplayacağını G. ile bana karşı B. ve E.’nin masa tenisi maçı belirliyor. Eziyoruz rakibi, onlar topluyor biz içeri geçiyoruz sobamıza söminemize kavuşuyoruz. Ateşin karşısında sohbet daha da güzel, en eski insanoğlu alışkanlığı olduğudan heralde. Şarap bitmek bilmiyor. Bazı kendini bilmezler bira içiyor.
Son zamanlardaki başka bir alışkanlık olarak, kayboluyorum bi ara kalabalık içinde. Sadece espri yapabiliyorum, ciddiyetsizleşiyorum. Bireysellik falan değil düz terbiyesizlik oluyor bu. Cezası gecikmiyor, başağrısı geliyor, ilacı olan var mı diyorum, H. bişey fort diyor, ben fort olsunda ne olursa olsun diyorum. 2 apranax fortla toparlıyor beni.
Tabu oynuyoruz bi ara, T. vinç anlatıyor, Merrt büyüğünce ne olacak? Soruyor, Makinacıyım ya ordan yakalayacak, S. ya da C. greyder olacak diyor. 10 dakka gülüyorum. Daha ne büyüğüceğim, nasıl greyder olacağım diye! Yanımda B. var çok eğleniyoruz aramızda. G. soruyor, vahşice, sapık gibi bişey diyor, “B.” diye bağırıyorum, B. gülüyor bitek.
Arada H. ile yeteneğimiz olan telepatiyi kullanıyoruz, zaman zaman. Anlıyorum onu, o da beni. Belki bu nedenle hiç konuşmuyoruz. Anlıyor beni biliyorum. Aslında o olağanüstü huzurlu, sakin, hiçbirşey yapmadığım ama anlatmaya doyamayacağım pazar gününde bile aklıma ara sıra gelenin farkında H.. Umursamıyorum dedikçe o da benim bu halimi umursamıyor ve süper anlaşıyoruz. Ben biliyorum, o biliyor.Hatta aklımda o an ki şarkıyı bile mırıldanıyor bir ara;
Who do you need, Who do you love
When you come undone
diye duran duran tınısında.
Ve ben o pazar günü en Undone, en arınmış halimle biraz daha büyüyorum, kararlar almayı birakıyorum. Hayat güzel lafını tekrarlıyorum, hissediyorum değişiyorum…