Bir Rüyadan Uyanış
Dün gece yaşadığı üzüntüyü ve hayal kırıklığını kelimelerle ifade etmek her Galatasaraylı için imkansızdır muhtemelen. Ben, bu faciayı; maçın gidişatı ve sonunda ulaşılamayacak olan hedef göz önüne alındığında Fenerbahçe’nin meşhur Denizlispor maçına benzetiyorum ve heralde Fenerbahçe taraftarları da o gün bu kadar çok üzülmüşlerdir diyorum.
Maçın gidişatı demiştim. Gerçekten Galatasaray’ın karşısında hatırı sayılır bir Avrupa devi olsaydı ve aham şaham bir futbolla GS’yi evire çevire eleseydi bu kadar çok üzülmeyecektik. “Adamlar çok iyiydi.” veya “Napalım, gücümüz yetmedi.” diyecektik. Fakat Hamburg tam da GS’nin dişine göre bir takımdı ve bu sene UEFA Kupası’nda yendiğimiz takımlardan daha güçlü değildi. Ayrıca her türlü eksiğe rağmen GS, Guerrero’nun o enfes şutunu çektiği atağın başlangıcına kadar oynaması gerektiği gibi oynuyordu; Kewell, Arda ve Baros’un liderliğinde oyunu istediği gibi kontrol ediyordu ve 2-0 da öne geçmiştik. Evet, dün akşam böyle bir maçı kaybettiği için Galatasaray bugün bu kadar üzüntülüyüz.
Fakat maçtan sonra uyuduğum dakikaya kadar ve bugün şu dakikaya kadar kafamı kurcalayan sebep başka. GS’nin bu sezonki kadrosu son 7-8 yıldır (Lucescu’nun takımı çalıştırdığı ilk sezon olan 2000/01 sezonundan beri) kurulan en iddialı ve en pahalı kadro olmasına rağmen 2000 yılının efsane, UEFA ve Süper Kupa’yı kazanan kadrosunun yanına bile yaklaşamaz. Bunda herkes hemfikirdir sanırım. Fakat turnuvada son 16′ya kalan diğer takımlara baktığımız zaman kesinlikle kupanın en büyük favorilerinden biri de Galatasaray’dı. Hem de finalin Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda oynanacağı bir UEFA Kupası’nda, ezeli rakibimizin mabedinde… 17 Mayıs 2000 akşamı yaşadığım sevinci hatırladığımda -ki o gün pek çok GSli gibi benim de hayatımın en mutlu günlerinden biriydi- tekrar Avrupa şampiyonu olabilme hem de Fenerbahçe’nin stadında bu kupayı kaldırma ihtimali o kadar güzel ve heyecanlı bir rüyaydı biz GSliler için. İşte dün gece böyle bir hedefe ulaşamayacağımızı anladığımız için bu kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadık.
Şimdi maçtan önce takımına methiyeler düzen, Facebook accountlarını UEFA şampiyonluğu videolarıyla dolduran GSliler gelecek sezon bu takımın büyük bölümünün dağıtılması gerektiğinden bahsediyorlar. Bir kere bence kesinlikle bu kadar acımasız yorumlar yapmaya gerek yok. Dünkü başarısızlığın sebebinin bireysel oyuncu hatalarından çok teknik direktör yetersizliğinden kaynaklandığını düşünmekteyim; aynı sezon başında Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi’nde Steaua Bükreş’e elenmemizde olduğu gibi… Tabii bu kadar iddialı bir takımın başına bu derece tecrübesiz ve kabiliyetsiz teknik direktörler getirilmesi de bir yönetim yetersizliği, bunu da atlamayalım…
Gereksiz olmasının dışında da, şu anda GS’nin içinde bulunduğu ekonomik durum zaten sil baştan bir takım yaratılmasını imkansız hale getiriyor. Akıllıca olan gerekli 2-3 bölgeye gerekli transferlerin yapılmasıdır. Kale de transfer yapılmasını gerekli gördüğüm bölgelerden biridir. Ne Aykut sezon başındaki performansıyla ne de De Sanctis sezonun kalanındaki performansıyla GS kalesinin ağırlığını kaldıramadılar. Özellikle De Sanctis Meira’dan sonra 2. büyük hayal kırıklığı yaratan isim oldu. Ancak GS defansının sezon boyunca sergilediği performansla De Sanctis’in performansı doğru orantılı, netice de De Sanctis sadece yenmemesi gereken golleri yemeyen bir kaleci. Çok ekstra işler yapan bir adam değil.
Fakat dünkü facia artık bazı şeyleri çok net görmemizi sağladı. Bu kadar sevilen, ilgi gösterilen, bir dediği iki edilmeyen ve takımımızın yıldızıdır denilen bir adamın böyle kritik bir maçta takımını sahada satması kabul edilebilir birşey değil… Çok yetenekli bir futbolcu olduğu ve O günündeyse takımı bir maestro gibi yönettiği su götürmez bir gerçek. Oynatılmadığı her maç da Lincoln’e değil tüm GS takımına verilen bir ceza. Ancak GS çapında bir takımın yıldızı ve lideri olmak için yetenekle beraber ve hatta daha çok kişilikli olmak, takımı için kanının son damlasına kadar savaşmak gerekir. Bizim eskiden çok sevdiğimiz Lincolnümüz’de bu yok. Ve O dün ilk Hamburg maçında da yaptığı gibi oyundan alındığı dakikada soyunma odasının yolunu tuttu. Gerçi o dakikaya kadar da Baros’un golünde rakibe perdeleme yapması dışında adeta kasten oynamıyorum havasındaydı. Bir futbolcu hocasının kararını beğenmeyebilir; ancak kesinlikle ve kesinlikle siz beni geçen maç cezalandırdınız ben de bugün sahadayım ama oynamıyorum diyerek kapris yapamaz, takım arkadaşlarına ve taraftarına ihanet edemez. Dün GS’de Lincoln devri son bulmuştur. Bu adam ilk fırsatta çıkan talibine satılmalıdır. Daha da önemli olan öyle çok uzaklarda bir 10 numara aramaya gerek yoktur. Arda Turan, -yeteneğini konuşmaya bile gerek yok- kişiliği, sahip olduğu liderlik vasıfları, kazanma hırsı ve Galatasaray sevgisiyle bu takımın 10 numarası olmalıdır.
Ayrıca Baros ve Kewell’a da çok teşekkür etmeliyiz. Profesyonelliklerinin yanında bu kadar hırsla arzuyla mücadele eden bu kalitede yabancı bulmak çok zor. Onların değerini bilmeliyiz… Her ikisi de çoktan en unutmayacağımız futbolcular arasına adlarını yazdırdılar…