Yağmurlu havalarda ben.
Saçma bir başlık oldu, daha iyisini de bulamadım.
Öncelikle yağmurun mükemmel birşey olduğunu düşünmeyenler kafadan bu yazıyı okuyamayabilirler. Diğerleri de istediği zaman back tuşuna bassın çok zor birşey değil. Evet, agresifim biraz bugün. Kafa karışık kafa..
Yağmurda yürümeyi o kadar seviyorum ki… Dün fırsat bu fırsat, en sonunda elime geçti uzuuuun bir kurak bahar ve yaz döneminden sonra – O an o kadar mutlu oldum ki… Caddebostan sahilden ayrılasım gelmedi ama zorundaydım. Arkadaşlarımla buluştuktan sonra gözüm hep camdaydı. Camın saydam olmasından faydalanarak dışarıya bakıyordum bütün gece ama aslında baktığım yer tamamen beynimin içiydi. O kadar dalmışım ki, dürtülerek dünyaya geri döndürüldüm. Hala kolum acıyor!
Her yağmur damlası hayatımın bir anı gibi ve en büyükleri genelde birilerinin yüzüne düşüyor, onlarda elinin tersiye silip atıyor. Hep bu böyle. En rahatsız edicileri zaten genelde başkaları için bu büyük anlar oluyor.
Arkadaşlarımdan zor bela ayrılmadan önce bir bira içtim ve arabama binip o yarattığım mükemmel depresif ortama uyan CD’mi koydum… Closer’ın soundtrackinden “Can’t take my eyes off of you” ve ardından Oasis’den “Wonderwall” çalarken ben hala dışarıdaki yağmurla beraber geçen anlarımı ve salakça bir şekilde onların hangilerinin yanlış hangilerinin doğru olduğunu ve bunları nasıl düzeltebileceğimi düşünüyordum… Ne kadar saçma geliyor beynim mantıklı çalışmaya başladığında ama olmuyor işte. Yapamıyorsun.
Caddebostan’da bıraktığım yağmur hasretimi 3-4 saat sonra otoparktan yukarı çıkınca geri aldım. 15 dakika damlaların altında oturdum tek başıma. Hiçbir şey yapmadan. Elimdeki cep telefonunda açtım “Mesaj yaz” kısmını. Boş bıraktım. Aklımda doldurdum sadece, zihnimde bastım gönder için tuşa…
Pardon, niye tek başına olayım ki.. Düşüncelerimdeki insanlar ve bütün anlarım vardı “yüzüme yüzüme düşen”… Eve girmeden önce silmek istedim hepsini, özellikle o büyük olanları… Silemedim… Eve girdiğimde onlar yine vardı ekranımın karşısında…
Diyorum işte, kafam karışık.